İzleyin….

Advertisements

ÇOK MÜHİM

Prof. Dr. Bedri Gencer ülkemizde bulunan İsrail ürünleri hakkında çok çarpıcı bilgiler paylaştı. Prof. Dr. Gencer İsrail ürünleri olan Domestos’tan Orkid’e, Danone’den Prima’ya bir çok markanın Müslüman ülkelerdeki üremeyi toplum sağlığını hedef alan kirli planı deşifre etti,

İşte Prof. Dr. Bedri Gencer’in o yazısı…

Prof.Dr.Bedri Gencer : Önemli bir sorunumuz var:

Her geçen yıl, çocuk sahibi olmak için tedavi görmek zorunda kalanların sayısı katlanarak artıyor.

Bu meseleyi araştırdık

Yaklaşık 8 yıldır bir arayış içindeyiz.

Birçok tıbbi ve bitkisel yöntem denedik.

Başarılı sonuçlar da aldık.

Ancak bu yöntemlerle uğraşırken, alanında uzman bir hocamız ‘en azından tedavi müddetince hanımların Orkid kullanmamaları gerektiğini’ söyledi.

Şaşırdım.

Başka ürünler rafta tozlanırken bu ürün çok satılır.

Nedenini sordum ”Orkid İsrail malıdır.

Kısırlık yapar.

Rahime ‘doğurma!’ emri verir.”dedi.

Başımdan kaynar sular boşaldı!

Allah erkekle kadını her birlikteliklerinde çocuk sahibi olabilecek şekilde yaratmıştır.

Sahi, öyleyse bizim kısırlık oranımız neden %23’lere fırladı??

Sadece benim çevremde 36 aile var bu durumda olan.

İsrail malları da bu kadar boykot edilmişken bunları yazmak durumundayım.

İnanmayan araştırabilir.

Sadece Orkid’le de bitmiyor.

Uzman hocamız ‘Ariel’ için de aynı sıkıntının olduğunu söylemişti.

O zaman meseleyi daha iyi anladım.

Araştırmaya devam ettim.

Doğal kimyasalı çok aza indirilmiş ürünleri araştırdım.

Çok tavsiye edilen bir seminere katıldım.

Anlatılanlardan biri şuydu:

Hanımlar daha hijyenik olsun diye ”Domestos’u tuvalete bol miktarda dökerler.

Sonra tuvalete oturduklarında maruz kaldıkları kimyasalın rahim kanserine sebep olduğunu bilmezler!’

Ya da başınıza sürdüğünüz şampuanı dakikalarca durulasanız bile, siz farketmeseniz de başınızda kimyasal artıklar kalmaktadır.

Bu kaçınılmaz.’

(İsrail’in Pantene şampuanını başımızın üstüne üstüne sürmeye devam!)

Düşünün ki 13 yaşında bir kız çocuğu adet gördüğünde Orkid’le tanışsa ve 20 yaşında evlenecek olsa, 7 yıl bahsedilen risklere maruz kalmış demektir.

Doktorların, hiçbir sorunları olmadığını söylediği halde 5 tüp bebek denemesinde de başarılı sonuç elde edemeyen aile tanıyorum.

Yakın çevremde Prima bezlerle büyütülmüş bebekler var. Henüz büyüyüp evlenmediler, geleceklerini merak ediyorum, yakinen takipteyim..

Bebeklerimizi bizi çok seven!!

İsrail’in ürettiği bebek bezleriyle bağlıyor, beyinleri daha iyi gelişsin diye!

Danone’Ierle büyütüyoruz.

Formülünü, içinde ne olduğunu bile halâ bilmediğimiz kolaları içiyor, ailelerimize içiriyoruz.

Bizi sevmeyen, çoğalmamızı asla istemeyen İsrail’in ürünlerini kullanmaya doyamıyoruz!

MESELE AÇIK; İSRAİL başka milletleri, özellikle müslümanları yok etmek istiyor.

Sizi yok etmek isteyen bir toplum, sizin için iyi ürünler hazırlar mı?

Savaş sadece savaş meydanlarında yapılmıyor artık, milletler birbirini böyle alçakça yöntemlerle de yok edebilir..!

Bütün bunlara rağmen bizler halâ ‘Ama İsrail ürünleri çok kaliteli’ demeye devam edecek miyiz??

“Ey inananlar! Yahudi ve hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar.” (Maide Suresi/51)

✍Bir Araştırmacının Kaleminden!!!!!

https://m.istiklal.com.tr/haber/israil-urunlerindeki-buyuk-tehlike-hedefleri-musluman-ulkeler/350393

alıntıdır

*İBRETLİK HATIRA*-Kudüs’teki son Osmanlı askeri

*İBRETLİK HATIRA*

Gazeteci İlhan Bardakçı’nın *”KUDÜS HATIRASI”*

Yıllar önceydi, sene 1972. O zamanlar genç bir gazeteciydim. Türkiye’den bazı siyasiler ve iş adamları İsrail’e resmi ziyarette bulunuyorlardı. Biz de gelişmeleri izlemek için oradaydık. Bir sıcak mayıs akşamıydı. Her ziyarette olduğu gibi sıradan bir işti anlayacağınız.

Ziyaretin dördüncü günü bize tarihi ve turistik yerleri gezdirmeye başladılar, kafile olarak Mescid-i Aksa’ya vardık. Heyecanlanmıştım asırlık merdivenlerden yukarı çıkarken. Üstteki avluya ‘on iki bin şamdanlı avlu’ diyorlar.

Yavuz Sultan Selim Han, Kudüs’e gelince bu avluda on iki bin şamdan mum yaktırmış. Koca Osmanlı ordusu yatsı namazını o mumların ışığında kılmış, adı oradan geliyor. Avlunun kenarında biri dikkatimi çekti. Doksan yaşlarında bir adam… Üzerinde kendinden daha yaşlı bir asker üniforması; her yanı yama içinde, hatta bazı yamaların bile tekrar yamanmış olduğu bir elbise…

Asırlık ağaçların gövdesindeki halkalar misali yamaları yaşını göstermeye çalışıyordu sanki. Orada ayakta bekliyordu, sırtına zorla yapıştırılmış gibi duran hafif kamburu da olmasa dimdik duracaktı. İki metreye yakın boyu ile yaşlıydı ama bir o kadar da vakur. Şaşırmıştım. *‘Acaba bu adam bu sıcakta güneş altında neden dikilip duruyor’* dedim içimden.

Bizi gezdiren rehbere sordum; ‘Ben kendimi bildim bileli her gün buraya gelir. Akşama kadar bekler. Ne kimseyi dinler, ne de kimseyle konuşur. Sadece bekler, delinin teki herhalde.’ dedi. Bu yaşta bu sıcakta sebepsiz beklemeyeceğini biliyordum.

Bembeyaz sakalının hafif titremesi rüzgardan mıydı, senelerin bedene yüklediği ağır yükten mi bilemedim. Kafasında eski bir kalpak, sanki kanatlanıp gidecek bir kumru misali bekliyordu. Konuşmakla konuşmamak arasında kararsız kaldım.

Yanına yaklaştığımı fark etti, ama kımıldamadı. ‘Selamün aleyküm baba.’ dedim. Başını biraz bana doğru çevirdi, durakladı ve çatallanmış titrek bir sesle “Aleyküm selam oğul.” dedi. ‘Hayırdır baba sen kimsin, burada ne yapıyorsun?’ dedim. “Ben…” dedi titreyen bir sesle.

“Ben, Osmanlı Ordusu, Yirminci Kolordu, Otuz Altıncı Tabur, Sekizinci Bölük, On Birinci Ağır Makineli Tüfek Takımı Komutanı Onbaşı Hasan’ım.” Sesinde titreme kalmamıştı. Genç bir askerin tekmil vermesi gibi tekrarladı:

“Ben Iğdırlı Onbaşı Hasan’ım. Bizim bölük Cihan Harbi’nde Kanal Cephesi’nden İngiliz’e saldırdı. Cânım ordu Kanal’da yenildi. Artık geri çekilmek elzem idi. Ecdat yadigârı topraklar bir bir elden gidiyordu. İngiliz, sonra Kudüs’e dayandı, şehri işgal etti. Biz de Kudüs’te artçı bölük olarak bırakıldık.” dedi.

Osmanlılar, İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde mübarek belde yağmalanmasın diye oraya bir artçı bölük bırakır.

Eskiden bir kenti ele geçiren devlet, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmazmış. Zaten İngilizler de Kudüs’ü işgal ettikleri zaman halk çok tepki göstermesin diye küçük bir Osmanlı birliğinin şehirde kalmasını istemişler. Sonra anlatmayı sürdürdü:

“Bizim artçı bölük elli üç neferdi. Mütarekeden (Mondros Ateşkesi) sonra ordunun terhis edildiği haberi geldi. Başımızda kolağamız (yüzbaşı) vardı. ‘Aslanlarım, devletimiz müşkül vaziyettedir. Şanlı ordumuzu terhis ediyorlar, beni İstanbul’a çağırıyorlar. Gitmem gerek, gitmezsem mütareke emrini çiğnemiş, emre itaatsizlik etmiş olurum. İçinizden isteyen memleketine avdet edebilir, ama beni dinlerseniz sizden tek isteğim var: Kudüs bize Sultan Selim Han Hazretleri’nin yadigârıdır. Siz burada nöbeti sürdürün. Sonra halk ‘Osmanlı da gitti, bundan sonra bizim halimiz nice olur!’ demesin.

Fahri Kâinat Efendimiz’in ilk kıblesini Osmanlı da terk ederse gâvura bayramdır. Siz, İslam’ın şerefini, Osmanlı’nın şanını ayaklar altına aldırmayın.’ dedi. Bölüğümüz Kudüs’te kaldı. Sonra upuzun yıllar bir anda bitiverdi. Bölükteki kardeşler teker teker Cenab-ı Hakk’ın rahmetine kavuştu. Düşman değil de yıllar biçti geçti bizi. Bir ben kaldım buralarda. Bir ben, koca Kudüs’te bir Onbaşı Hasan.” dedi.

Alnından akan ter, gözyaşına karışıyor, kırış kırış olmuş yüzünde kendi yol bulup akıyordu. Konuşmaya devam etti: *“Sana bir emanet var oğul, nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?”* dedi. ‘Elbette’ dedim.

Sanki Türkiye’ye haber göndermek için birini bekliyordu. “Anadolu’ya vardığında yolun Tokat sancağına düşerse Mescid-i Aksa’ya beni nöbetçi bırakıp burayı bana emanet eden kolağam Mustafa Kumandanımın yanına git. Ellerinden benim için öp ve de ki: *‘Kudüs’ü bekleyen 11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan o günden bu yana bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Nöbetini terk etmedi, tekmili tamamdır hayır dualarınızı beklemektedir kumandanım.’ de.”*

‘Tamam’, dedim. Bir yandan gözyaşlarımı gizlemeye, öte yandan dediklerini not almaya çalışıyordum. Nasırlı ellerine sarıldım sonra öptüm öptüm. ‘Allah’a emanet ol baba’ dedim. “Sağ olasın oğul.

Bizim için dünya gözü ile o mübarek Anadolu’yu görmek mümkün değil. Var sen selam götür tanıdık tanımadık herkese.” dedi.

Kafileye geri döndüm, sanki bütün tarihimiz kitaplardan canlanmış da karşıma çıkmıştı. Rehbere durumu anlattım, inanamadı.

Adresimi verdim, bu askeri takip etmesini, bir şey olursa bana mutlaka haber etmesini istedim. Türkiye’ye gelince verdiğim sözü yerine getirmek için Tokat’a gittim. Askerî kayıtlardan Kolağası Mustafa Efendi’nin izini buldum. Vefat edeli yıllar olmuştu. Sözümü yerine getirememiştim.

Ardından seneler birbirini kovaladı. 1982’de bir gün ajansa geldiğimde bir telgrafım olduğunu söylediler. Rehberden gelen bir tek cümle yazılıydı: *“Mescid-i Aksa’yı bekleyen son Osmanlı askeri bugün öldü.”*

Rûhu şâd olsun

Rebiülevvel ay’ı yirmi birinci gece namazı

Rebiülevvel ay’ı yirmi birinci gece namazı2 rekat namaz kılınır. Her rekatta Fatiha’dan sonra 1 müzzemmil suresi okunur. Namaz kılındıktan sonra, namaz kılan kişi secdeye kapanıp kalp huzuruyla; resimdeki gibi söylerse biiznillah isteği kabul edilir.

Müzzemmil suresini bilmeyen, onun yerine istediği bir sureyi veya ihlas, kevser gibi sureleride okuyabilir.

Hızır a.s. Duası (Şifa İçin)

Aksemtü aleyki eyyetühel ılletü biızzetillâh

Ve bi azameti azametillâh

Ve bi celâli celâlillâh

Ve bi kudreti kudretillâh

Ve bi sultâni sultânillâh

Ve bi lâ ilâhe illallâh

Ve bi mâ cerâ bihil kalemü min ındillâh

Ve bi lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi illen sarafti.

Akşam yatsı arası 7 kere okumak iyi olur.

Yapılışı: Duayı okurken elini hastanın alnına koy.

Hastalık neredeyse mesh ederek oraya kadar gel.

Duayı bitir.

Manası: Ey hastalık! Sana Allâh (c.c) izzetiyle, azametiyle, yüceliğiyle, kudretiyle,gücü ile, lâ ilaâhe illallâh ile, Allâh (c.c) katından, kalemin yazdıkları ve Allâhın güç ve kuvvetiyle yemin veriyorum. Bu kimseyi terk edip uzaklaş.

Rivayet: Abdullah bin mübarek diyorki; Savaşa gidiyorken atım düştü ve öldü. Oanda orada yüzü ve kokusu çok güzel birisi belirdi. Tekrar atına binmeyi istermisin dedi. Evet dedim. Adam elini atın alnına koyarak bu duayı okuyup, elini üzerinde gezdirince at düştüğü yerden kalktı. Adam bana; Bin atına dedi. Atıma bindim, atımın ölmesiyle ayrılmak zorunda kaldığım arkadaşlarıma yetiştim. Sonraki gün düşmanla çarpışmaya başlayacağımız anda bana yardım eden adam önümde belirdi. Dün bana yardım eden sen değilmiydin dedim. Evet benim dedi. Allah için cevap ver, sen kimsin dediğimde Ben Hızır’ım, zorda kalanlara yardım ederim, dedi. Bunun üzerine ondan sonra ne zaman bu duayı bir hastaya okudumsa Allahın izniyle hemen şifa buldu.

Abdullah bin Mübarek kimdir? Bakınız http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Islam-Tarihi-Ansiklopedisi/Detay/ABDULLAH-BIN-MUBAREK/12

ABDULLAH BİN MÜBÂREK

Tebe-a Tâbiîn’in büyüklerindendir. İsmi Abdullah ibni Mübârek bin Vâdıh Hanzalî Temîmî; künyesi Ebû Abdurrahmân’dır. Hadis-fıkıh âlimi, mücâhid ve zâhid idi.

Tâbiîn’in ve Peygamberimiz s.a.v.’i görenlerin sohbetinde yetişti. Din düşmanları ile muhârebelerde bulundu. Dünyaya ve dünyalığa rağbet etmezdi. Emevi halifelerinden Hişam bin Abdülmelik devrinde M.736 (H.118) yılında Merv’de doğdu. M.797 (H.181) senesi bir gaza dönüşü, Bağdat yakınlarındaki Hît adlı yerde vefât etti. Türk asıllıdır.

İlk tahsîlini Merv’de yapan Abdullah ibni Mübârek, tahsil için Bağdât, Basra, Hicaz, Yemen, Mısır, Şam gibi ilim merkezlerine gitti. Bağdat’ta büyük âlimler ve evliya ile görüştü. Onların ders ve sohbetlerinden faydalandı. Hammâd bin Zeyd, Evzâî, Süfyân-ı Sevrî, Süfyân bin Uyeyne, Mâlik bin Enes gibi âlimlerden hadis-i şerif okudu. Dört bin kişiden hadis-i şerif dinledi. Bunlardan yalnız birinden hadis-i şerif rivayet etti. Kendisinden de büyük âlimler rivayette bulundular. Hocalarının önde gelenleri arasında İmâm-ı Azam Ebû Hanife de vardı. Fıkıh ilmini ondan öğrendi. İmâm-ı Azam vefat edince, İmâm-ı Mâlik’in derslerine devam etti ve ilimde yüksek bir dereceye ulaştı.

İlim tahsilinden sonra tekrar Merv’e döndü. İlmi, edebi çok olup, az konuşmak âdeti idi. Geceleri ibâdet ile geçirirdi. Sözü senetti. Emânete çok riayet ederdi. Şam’da birinden aldığı kalemi unutup veremeden Merv’e gelmişti. Kalemi sâhibine vermek için Merv’den tekrar Şam’a gitti. Eshâb-ı kirâm ile onları gören Tâbiîn’in hâllerini anlatan eserleri okurken çok ağlar kendinden geçerdi. Peygamber efendimiz s.a.v.’i görüp sohbetlerinde bulunma şerefine kavuştukları için Eshâb-ı kirâm’ın üstünlüğünü anlatır ve:

“MUÂVİYE R.A.’IN, RESÛLULLAH’IN YANINDA GİDERKEN BİNDİĞİ ATIN BURNUNA GİREN TOZ, ÖMER BİN ABDÜLAZÎZ’DEN BİN DEFA ÜSTÜNDÜR.” buyururdu.

Evinde hadis-i şeriflerle çok meşgul olduğundan; “Yalnızlıktan rahatsız olmuyor musun?” diye sorulduğunda; “Peygamber efendimiz ve Eshâb’ı ile beraber olunca insan hiç yalnızlık duyar mı?” karşılığını verirdi.

Merv’de bir yıl ticaretle uğraşır, kazancının hepsini fakirlere dağıtırdı. İkinci yıl İslâmiyet’i yaymak için cihâda, düşmanla harbe giderdi. O, medresede müderris-hoca; camide vaiz, şehirde tüccar; harpte büyük bir kahramandı. Kılıç ve kalem sahibi idi. Kalemiyle cihâda dâir eser yazdı, kılıcıyla da dillere destan olan kahramanlıklar gösterdi.

Allah ondan razı olsun.

Evliyalar Ansiklopedisi