TERVİYE VE AREFE GÜNÜNÜN FAZİLETİ

Terviye ve Arefe Gününün Fazileti

Her sene İKİ AREFE GÜNÜ yaşanır. Bunlardan birisi Ramazan arefesi, ikincisi de Kurban arefesi. Esas olan, kelime anlamına da uygun olanı Kurban Bayramı arefesidir. Bununla birlikte her iki arefe gününe verilecek ehemmiyet, sevabından istifade edilmesi açısından önemlidir.

Arefe gününün faziletini bir kaç cümle ile beyan etmek istiyorum:
Katâde İbni Numân radıyallahu anh anlatıyor:

“Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselâm’ın ‘Arefe günü oruç tutan kimsenin, önündeki bir yıl ile geçmişteki bir yıllık (küçük) günahları mağfiret olunur’ dediğini işittim.”

Arefe günü ve gecesinin fazileti büyüktür. Arefe gecesinin fazileti bir hadis-i şerifte şöyle ifade buyrulmuştur:

“Arefe gecesi yapılan duâlar reddolunmaz ve Arefe gecesi yetmiş rahmet kapısı açılır.”1

Resûlullah bir defasında da “Arefeye tazim ve hürmet ediniz ve onun bereketinden büyük pay alınız. Bu gece kılınan namazın bir rek’atı, Cenâb-ı Hak indinde bin rekattan daha sevgilidir”2 buyurmuştur.

Arefe gününün fazileti hakkında Ebû Hureyre’nin (r.a), Peygamber Efendimiz’den naklettiği bir başka hadis-i şerifte “Arefe gününe hürmet ediniz, onu aziz ve kıymetli tutunuz, çünkü Arefe günü Cenâb-ı Hakk’ın indinde aziz ve muhteremdir”3 buyrulur.

“Arefe günü, hayır günüdür, rahmet günüdür, bereket günüdür, magfiret günüdür, bayramımızdır.”4

Arefe gününün faziletiyle ilgili olarak Ebû Hureyre şöyle nakleder:

“Bir Arefe günü, Resûlullah (asm) tebessüm etti, mübarek dişleri göründü. Ben de:

‘Ya Resûlallah, bugün tebessüm ettiğiniz gibi hiç bir zaman tebessüm ettiğinizi görmedim. Bunun sebebi nedir?’ diye sordum.

Buyurdular ki:

‘Cenâb-ı Hak, bugün, hacılar üzerine o kadar rahmet ve mağfiret indirdi ki, şeytanı gördüm inliyordu, feryat ediyordu ve başına toprak saçıyordu. Bu büyük rahmet ve mağfiret karşısında onu bu halde gördüğüm için tebessüm ediyorum.’”5

Kişinin, Arefe gününde kendisini haramlardan korumasının fazileti ise, hadis-i şerifte şöyle ifade edilmiştir: “Bir kimse Arefe günü oruç tutar, dilini ve gözünü günahtan korursa, Cenâb-ı Hak onu affeder ve kıyamette arşın gölgesinde bulundurur.”6

Dipnotlar:

1- Ramûzu’l-Ehâdis; No: 4924.
2- Risâle-i Udhiyye; s. 307.
3- Gazali; s. 289.
4- Darimi, Savm, 47.
5- Gazali; s.288. 6- Mutlu, Döğen, Hatip, c. 3, s. 35.

Alıntı

En etkili-tesirli reçeteler-arzu-dilek-hacet-murad kabulü için

Ayetel Kürsü—-Gece yarısı kıbleye karşı, harf sayısı 170 olan bu ayet, 170 defa okunur, okuyan murada erer. (İmam Bunî). Çok kuvvetlidir, tavsiye edilir, denenmiştir.
Yasin Suresi—-7,21 veya 41 kere okursa, tesirirnde şek, şüphe olmadığı beyan edilmiştir. Allah arzuları gerçekleştireceğini, ihtiyaç duyduğu şeyleri yerine getireceği söylenmiştir.
Ayetel Kürsü—-313 kere okunur, kabul olunur biiznillah.
Besmele—-1000 besmeleyi şerifi aralıksız okur, sonra 2 rekat Allah rızası için namaz kılar, Allaha maksadını arzeder, böylece Besmeleyi şerifi 12.000’e tamamlar. Allah maksadına kavuşturur.
Enbiya Suresi, 87. ayet—-Kim bununla isterse verilir. (Yunus as’ın duası).
Fatiha Suresi—-40 kere akşam namazından sonra yerinden kıpırdamadan okunursa, kabul edilir.
Fatiha Suresi, 1. ayet—-”ELHAMDÜLİLLAHİ RABBİLALEMİN” 4 KERE OKUNUR, 5. kere okununca, bir melek ”Ey filanca Allah dileğini bekliyor, iste” der.
Besmele—-786 kere okunur, 7 gün devam edilir (ihlasla).
Bakara Suresi—-(Elif-Lam-Mim ayeti okunur), dua kabulu için.
Enam Suresi—-7 kere okunur.

Yasin Suresi—-70 kere okunur (her murada ermek için).
Zuhruf Suresi—-7 kere okuyan her murada erer.
Duhan Suresi—-3 kere okuyan her dilediğini elde eder, biiznillah.
Fetih Suresi—-7 kere okuyan her murada nail olur.
Necm Suresi—-21 kere okuyan her murada erer.
Haşr Suresi—-40 gün 40 defa okuyan her türlü murada erer.
Kalem Suresi—-71 defa okunur, her murad için.
İnfitar Suresi—-21 defa okunur, her murada nail olmak için.
Fil Suresi—-Akşan-yatsı namazı arası 1000 defa okunur, murad için.
Kevser Suresi—-100 defa okunur, murada nail olmak için.
Nasr Suresi—-1000 defa okunur, her murad için.
İhlas Suresi—-10.000 defa okunur, her murad için.
Besmele şerif—-Tam ihlasla sadakatla söyleyip hacet, dilek istenirse verilir, biiznillah.
biiznillah

ÇOK YAŞA DEMEK NERDEN GELDİ???

Çok Yaşa Demek Nereden Geliyor

İnsanlara hapşırdıktan sonra ‘çok yaşa’ deme adetinin kökeni Hıristiyanların ‘God bless you’ yani ‘Tanrı seni takdis etsin’ veya Tanrının hayır duası üzerinde olsun’ cümlesine dayanmaktadır. Altıncı yüzyılda hapşıranlara vücutlarındaki şeytanı attıkları için tebrik anlamında söylenen bu söz büyük veba salgını başlayınca Papa tarafından söylenmesi zorunlu kılındı ve kanunlaştırıldı.

BİR GÖRÜŞ DAHA….

HAPŞIRANA ‘ÇOK YAŞA’ DEMEK YAHUDİLERİN TUL-İ EMEL , YANİ ‘UZUN YAŞAMAK’ ADETLERİNDEN GELMEKTEDİR! ONLAR ‘BİN YAŞA’ DERLER VE ”ÇOK YAŞA” KELİMESİ BÖYLELİKLE TOPLUMUZA SONRADAN SOKULAN BİDÂT’LERDENDİR…

HAPŞIRINCA; BİZ MÜSLÜMANLAR OLARAK NE YAPARIZ!!!!

Bizim toplumumuzda çok kere karşılaştığımız aksırana “çok yaşa” demenin ve bunun karşılığında “sen de gör” gibi karşılık vermenin sünnetle ve İslâmî muâşeretle bir alâkası yoktur.

880- عن أبي هريرة رضي الله عنه أن النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « إن الله يُحِبُّ الُعطاسَ وَيَكْرَهُ التَّثاُؤبَ ، فَإذَا عَطَس أحَدكُم وحمد الله تعالى كانَ حقَّا على كل مسلم سمعهُ أن يقول له يرحمك الله وأما التّثاوب فإنما هو من الشيطان ، فـإذا تثاءب أحدكم فليردُّهُ ما استطاع ، فإن أحدكم إذا تثاءب ضَحِكَ منه الشيطان » رواه البخاري .

880. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Şüphesiz Allah aksıranı sever, fakat esneyeni sevmez. Sizden biriniz aksırır ve Allah Teâlâ’ya hamdederse, onun hamdini işiten her müslümanın yerhamükellah(Allah sana rahmet etsin) demesi üzerine bir vecîbedir. Esnemeye gelince, o şeytandandır. Sizden birinizin esnemesi geldiği zaman, onu gücü yettiği kadar engellemeye çalışsın. Çünkü sizden biriniz esnediği zaman şeytan ona güler.”

Buhârî, Edeb 125, 128; Bed’ü’l-halk 11. Ayrıca bk. Tirmizî, Edeb 7

881- وعنه عن النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « إذا عطس أحدكم فليقل : الحمد لله ، وليقل له أخوه أو صاحبه : يرحمك الله ، فإذا قال له : يرحمك الله فليقل : يهديكم الله ويصلح بالكم » رواه البخاري .
881. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Sizden biriniz aksırdığı zaman: Elhamdülillah desin. Kardeşi veya arkadaşı da ona: Yerhamükellah desin. Aksıran da: Yehdîkümullahu ve yuslihu bâleküm = Allah sizi hidayette kılsın ve kalbinizi ıslah etsin, desin.”

Buhârî, Edeb 126. Ayrıca bk. Tirmizî, Edeb 3; İbni Mâce, Edeb 20

882- وعن أبي موسى رضي الله عنه قال : سمعت رسول الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقولُ « إذا عَطَس أحدُكُم فحمد الله فشمتوه ، فإنْ لم يحمد الله فلا تُشمتوه » رواه مسلم .
882. Ebû Mûsa radıyallahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i:
“Sizden biriniz aksırdığı zaman elhamdülillah derse, ona yerhamükellah deyiniz. Şayet Allah’a hamdetmezse siz de yerhamükellah demeyiniz” buyururken işittim.
Müslim, Zühd 54

883- وعن أنس رضي الله عنه قال : عطس رجلان عند النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم فشمت أحدهما ولم يشمت الآخر ، فقال الذي لم يشمته : عطس فُلانٌ فَشَمَّتهُ وَعطستُ فَلَم تُشَمتني ؟ فقال : « هذا حمد الله ، وإنَك لم تحمد الله » . متفق عليه .
883. Enes radıyallahu anh şöyle demiştir:
Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında iki kişi aksırdı. Efendimiz onlardan birine yerhamükellah dedi, diğerine ise söylemedi. Kendisine yerhamükellah demediği kişi:
– Filân kişi aksırdı, ona yerhamükellah dedin; ben aksırdım, bana ise demedin, deyince Peygamberimiz:
– “O kişi elhamdülillah dedi, sen ise demedin” buyurdular.
Buhârî, Edeb 127; Müslim, Zühd 53. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 94; Tirmizî, Edeb 4

Açıklamalar

1-Aksıran kimse elhamdülillah veya elhamdülillahi alâ külli hâl diyerek Allah’a dua eder.Bunun yerine Fatiha sûresi okumak veya kelime-i şehâdet getirmek gibi davranışların sünnete uymadığını ve mekruh sayıldığını bilmemiz gerekir.

2-Ulemânın çoğunluğunun mezhebine göre teşmît farz ve vâcip olmayıp, sünnet ve menduptur.

3-Aksırdığında hamdetmeyene karşılık verilmez.

4-Bizim toplumumuzda çok kere karşılaştığımız aksırana “çok yaşa” demenin ve bunun karşılığında “sen de gör” gibi karşılık vermenin sünnetle ve İslâmî muâşeretle bir alâkası yoktur.

(İmam Nevevî,Riyazussalihin Tercüme ve Şerhi,no:880-883)

( فليقل الحمد لله على كل حال ) : قال النووي في الأذكار : اتفق العلماء على أنه يستحب للعاطس أن يقول عقب عطاسه الحمد لله ولو قال الحمد لله رب العالمين لكان أحسن فلو قال الحمد لله على كل حال كان أفضل ( وليقل أخوه أو صاحبه ) : شك من الراوي ، والمراد بالأخوة أخوة الإسلام ( ويقول هو ) : أي العاطس ( ويصلح بالكم ) أي حالكم .

(Aksırdığında Elhamdulillâhi ala kulli hâl desin) : Bu cümle hakkında İmam Nevevî El-Ezkâr adlı eserinde şöyle diyor : Ulemâ , aksıranın akabinde Elhamdulillah demesinin müstehap olduğu konusunda ittifak etmişlerdir.

Şayet Elhamdulillahi Rabbil Alemin derse daha güzel olur.Eğer ”Elhamdulillâhi ala kulli hâl” derse daha faziletli olur.

(Kardeşine yahut dostuna) : Burada Râvî şüphelendiği için yahut lafzını kullanmıştır.Buradaki kardeşlikten maksat ise İslam Kardeşliğidir.

(Ve Yuslihu Bâlekum-Allah Bâlinizi islah etsin-) Buradaki -Bâl- kelimesi hal anlamındadır.Yani Allah hâlinizi ıslah etsin demektir.

alıntı

KUR’AN OKUMAK HAKKINDA HADİSLER

Rabbimiz A’raf Sûresinin 204. ayetinde mealen “Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin.” buyurmaktadır.

Bazı Hadis-i Şerifler:
“Kim Kur’an-ı Kerîm’den bir harf okursa, onun için bir iyilik sevabı vardır. Her bir iyiliğin karşılığı da on sevaptır. Ben, elif lam mim bir harftir demiyorum. Elif bir harftir. Lam bir harftir, mim de bir harftir.” (Tirmizî, Fezailü’l-Kur’an, 16)

“Kur’an’ı gereği gibi güzel okuyan kimse, vahiy getiren şerefli meleklerle beraberdir. Kur’an’ı kekeleyerek zorlukla okuyan kimseye de iki kat sevap vardır.” (Buharî, Tevhid, 52; Müslim, Müsafirîn, 243).

Kur’an okuyan kimse, bunamaz. [Tirmizi]

Kur’an okunan yere rahmet ve bereket yağar. [Buhari]

Kur’an okunan evin hayrı artar, sakinlerini sıkmaz, melekler toplanır, şeytanlar oradan uzaklaşır. Kur’an okunmayan ev, içindekilere dar gelir, sıkıntı verir, bereketsiz olur. Melekler uzaklaşır, şeytanlar oraya dolar. [Darimi]

Her gece on âyet okuyan, gafillerden sayılmaz. [Hakim]

Kur’an okuyun! Kıyamette size şefaat eder. [Müslim]

Kim bir âyet öğrenirse, kıyamette onun için nur olur. [Darimi]

Bir âyet öğrenmek, yüz rekat [nafile] namaz kılmaktan daha iyidir. [İ. Mace]

Kur’andan bir âyet dinleyen sayısız çok sevaba kavuşur. [İ.Ahmed]

Kur’anı öğrenip gece-gündüz okuyana imrenmek gerekir. [Müslim]

Kur’an okuyanla dinleyen, sevapta ortaktır. [Deylemi]

İnsanların en çok ibadet edeni, en çok Kur’an okuyandır. [Deylemi]

Kur’an-ı kerim okuyup, ezberleyen, helalini helal, haramını haram bilen, Cennete girer. Ayrıca [müslüman] akrabasından, hepsi de Cehennemlik olan on kişiye şefaat edip, onları Cehennemden kurtarır. [Tirmizi]

İmâm-ı Ahmed bin Hanbel hazretleri buyuruyor ki:
“Ma’nâsını anlayarak da, anlamayarak da Kur’ân-ı Kerîm okuyan Cenâb-ı Hakkın rızâsına kavuşur.”

alıntı

EHL-İ SÜNNET İTİKADI

Ehl-i Sünnet Itikadi

Her fırka, her grup, benim yolum doğru diyor. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:

Hadis-i şerifte, müslümanların 73 fırkaya ayrılacakları bildirildi. Bu 73 fırkadan herbiri, İslamiyet’e uyduğunu, Cehennemden kurtulacağı bildirilen bu fırkanın kendi fırkası olduğunu söylemektedir. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Her fırka, doğru yolda olduğunu sanarak, sevinmektedir.) [Müminun 53 ve Rum 32]

Bu çeşitli fırkalar arasında kurtuluş fırkasının alametini Peygamber efendimiz bildirmiştir:

(Bu fırkada olanlar, benim ve Eshabımın gittiği yolda bulunanlardır.) [Tirmizi]

Peygamber efendimiz, kendini söyledikten sonra, Eshab-ı kiramı da söylemesine lüzum olmadığı halde, bunları da söylemesi, (Benim yolum, Eshabımın gittiği yoldur. Kurtuluş yolu, yalnız Eshabımın gittiği yoldur) demektir. Eshab-ı kiramın yolunda giden, elbette Ehl-i sünnet vel cemaat fırkasıdır. Cehennemden kurtulan fırka, yalnız bunlardır. (C.1, m.80)

Bugün çok kimse de kendilerinin Ehl-i sünnet olduğunu söylüyor. Bu bakımdan Ehl-i sünnet itikadının ne olduğunu bilmek şarttır. Bu bilindikten sonra doğruyu, hakkı bilmek zor olmaz.

Ehl-i sünnet itikadından, önemli olanlardan bazıları şunlardır:

1- Amentü’deki altı esasa inanmak. [Hayrın, şerrin ve her şeyin Allah’tan olduğuna inanmak. İnsanda irade-i cüziye vardır. İşlediği günahlardan mesuldür.]

2- Amel, imandan parça değildir. Yani ibadet etmeyen veya günah işleyen mümine kâfir denmez. [Vehhabiler, (amel imanın parçasıdır, namaz kılmayan ve haram işleyen kâfirdir) derler.]

3- İman ya vardır ya yoktur, artıp eksilmez. [Parlaklığı artıp eksilir.]

4- Kur’an-ı kerim mahluk [yaratık] değildir.

5- Allah mekândan münezzehtir. [Vehhabiler, (Allah gökte veya Arşta) derler. Bu küfürdür.]

6- Ehl-i kıble tekfir edilmez. [Vehhabiler, kendilerinden başka herkese kâfir derler.]

7- Kabir suali ve kabir azabı haktır.

8- Gaybı yalnız Allah bilir, dilerse enbiya ve evliyasına da bildirir.

9- Evliyanın kerameti haktır.

10- Eshab-ı kiramın hepsi cennetliktir. [Rafiziler, (Beşi hariç sahabenin tamamı kâfirdir) derler. Halbuki Kur’anda, tamamı cennetlik deniyor.] (Hadid 10)

11- Ebu Bekr-i Sıddık, eshab-ı kiramın en üstünüdür.

12- Mirac, ruh ve bedenle birlikte olmuştur.

13- Öldürülen, intihar eden eceli ile ölmüştür.

14- Peygamberler günah işlemez.

15- Bugün için dört hak mezhepten birinde olmak.

16- Peygamberlerin ilki Âdem aleyhisselam, sonuncusu Muhammed aleyhisselamdır. [Vehhabiler, Hazret-i Âdem’in, Hazret-i Şit’in, Hazret-i İdris’in peygamber olduğunu inkâr ederler. İlk peygamber Hazret-i Nuh derler. Liderlerine resul [Peygamber] diyen bazı gruplar da, (Nebi gelmez, ama resul gelir) derler. Bunun için de Resulüm diyen zındıklar türemiştir.]

17- Şefaate, sırata, hesaba ve mizana inanmak.

18- Ruh ölmez. Kâfir ve Müslüman ölülerin ruhları işitir.

19- Kabir ziyareti caizdir. İstigase, yani Enbiya ve evliyanın kabirlerine gidip, onların hürmetine dua etmek ve onlardan yardım istemek caizdir. [Vehhabiler ise buna şirk derler. Bu yüzden Sünnilere ve Şiilere müşrik, yani kâfir derler.]

20- Kıyamet alametlerinden olan Deccal, Dabbet-ül-arz, Hazret-i Mehdi’nin geleceğine, Hazret-i İsa’nın gökten ineceğine, güneşin batıdan doğacağına ve bildirilen diğer kıyamet alametlerine inanmak.

İmam-ı a’zam hazretleri (Kıyamet alametlerine tevilsiz inanmalı) buyuruyor. (Fıkhı ekber)

Bir hadis-i şerif meali:
(Güneş batıdan doğmadıkça, Kıyamet kopmaz. O zaman herkes iman eder, ama iman artık fayda vermez.) [Buhari, Müslim]

Güneşin batıdan doğmasını, (Avrupa Müslüman olacak) diye tevil etmek, İmam-ı a’zamın sözüne aykırıdır. Hiçbir İslam âlimi tevil etmemiştir. Hâşâ Resulullah, bilmece gibi mi söz söylüyor? Böyle tevil etmek, (elma dersem çık, armut dersem çıkma) demeye benzer. Nitekim (Salat, duadır, namaz diye bir şey yok) diyenler çıkmıştır. O zaman ortada din diye bir şey kalmaz. Bir de Avrupa Müslüman olunca, iman niye fayda vermesin? Güneşin batıdan doğması, ilmen de mümkündür. Dinsizler itiraz eder diye zoraki tevile gitmek gerekmez. Allahü teâlâ, dünyayı şimdiki yörüngesinden çıkarır, başka yörüngeye koyar. Dönüşü değişince, güneş batıdan doğmuş olur.

21- Ahirette Allahü teâlâ görülecektir.

22- Kâfirler Cehennemde sonsuz kalır ve azapları hafiflemez, hatta gittikçe artar.

23- Mest üzerine mesh etmek caizdir.

24- Sultana isyan caiz değildir.

(Bu bilgiler, Fıkh-ı ekber, Nuhbet-ül-leali, R. Nasihin, Mektubat-ı Rabbani, F. Fevaid’den alınmıştır.)

“YALNIZ KUR’AN” DİYENLER …..

SÜNNET İNKARCILARINA CEVAP 1-2 

“Yalnız Kur’an” diyenler……..HAKKINDA!

İmam-ı Beyheki Delail kitabında şöyle rivayet eder:
“Eshab-ı kiramdan İmran bin Husayn (Radıyallahü anh), şefaatle ilgili bazı hadisler nakleder. Oradakilerden biri der ki:
– Siz hadisler bildiriyorsunuz, fakat biz bunlarla ilgili Kur’anda bir şey bulamıyoruz.
İmran bin Husayn hazretleri buyurur ki:
– Sen Kur’anı okudun mu?
– Evet.
– Kur’anda sabah namazının farzının iki, akşamınkinin üç, öğle, ikindi ve yatsının farzının ise dört rekat olduğuna rastladın mı?
– Hayır.
– Peki bunları kimden öğrendiniz? Bizden [Eshab-ı kiramdan] öğrenmediniz mi? Biz de Resulullahtan öğrenmedik mi? Peki Kur’anda kırk koyunda bir koyun, şu kadar devede şu kadar, şu kadar paraya şu kadar dirhem zekat düştüğüne rastladın mı?
– Hayır.
– Öyleyse bunları kimden öğrendiniz? Bizden öğrenmediniz mi? Biz de Resulullahtan öğrenmedik mi? Hac suresinde (Eski evi [Kabe’yi] tavaf etsinler) âyetini okumadınız mı? Peki orada Kabe’yi yedi defa tavaf edin diye bir ifadeye rastladınız mı?
– Hayır.
– Allahü teâlânın Kur’anda şöyle buyurduğunu duymadınız mı? (Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa da ondan kaçının.) [Haşr 7]
Hz. İmran daha sonra buyurur ki: Sizin bilmediğiniz bizim Resulullahtan öğrendiğimiz daha çok şey vardır.”
Bir âyet-i kerime meali: (Size, âyetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek aranızdan, bir resul gönderdik.) [Bekara 151]
İmam-ı Şafii hazretleri, (Bu âyetteki hikmetten maksat, Resulullahın sünnetidir. Önce Kur’an zikredilmiş, peşinden hikmet bildirilmiştir) buyuruyor.
Kur’an-ı kerim açıklamasız öğrenilseydi, Peygamber efendimize, (tebliğ et yeter) denilirdi, ayrıca (açıkla) denmezdi. Halbuki, açıklanması da emredilmiştir. İki ayet meali şöyledir:
(Kur’anı insanlara açıklayasın diye sana indirdik.) [Nahl 44]
(Biz bu Kitabı, hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklayasın ve iman eden bir kavme de hidayet ve rahmet olsun diye sana indirdik.) [Nahl 64]
Bu âyet-i kerimeler, açıklamayı gerektiren âyetlerin bulunduğunu gösterdiği gibi, bunu açıklamaya Resulullah efendimizin yetkisi olduğunu da göstermektedir. Kur’an-ı kerimde her bilgi açık değildir. Peygamber efendimiz bunları vahiy ile öğrenmiş ve ümmetine bildirmiştir. İki hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Bana Kur’anın misli kadar daha hüküm verildi.) [İ. Ahmed]
(Cebrail aleyhisselam, Kur’an ile beraber açıklaması olan sünneti de getirdi.) [Darimi]
İmam-ı Şarani diyor ki:
Ma’lûmdur ki, Sünnet Kitâb üzere kaziyedir. Aksi değildir. Zira sünnet, Kur’ân-ı kerîmdeki icmallerin açıklanmasıdır. Müctehid imamlar, sünnetteki icmalleri bize açıklıyan âlimler olduğu gibi, onlara uyan âlimler de, onların sözlerindeki icmalleri bize açıklarlar ve bu kıyamete kadar böyle devam eder.Üstadım Aliyyülhavas’dan (rahimehullah) duydum. Buyurdu: Sünnet bize Kur’ândaki icmalleri bildirmeseydi, âlimlerden hiçbiri, fıkıhdaki sular ve abdest bahislerindeki hükümleri çıkaramaz, sabah namazının farzının iki, öğle, ikindi ve yatsının farzlarının dört, akşam namazının farzının üç olduğunu, bilemezdi. Aynı şekilde hiçbir kimse kıbleye dönüldükte yapılan düâda, iftitahda ne söyleneceğini bilemezdi. Tekbîrin nasıl olduğunu, rükû’ ve sücûd tesbihlerini, ta’dili erkânı, teşehhüde oturdukta ne okunacağını bilemezdi. Aynı şekilde bayram namazlarının nasıl kılınacağını, ay ve güneş tutulması namazlarını, cenaze, yağmur duası namazları gibi daha çok şeyleri kimse bilemezdi. Bunun gibi, zekâtın nisabını, orucun ve haccın şartlarını, alış veriş, nikâh, yaralama, kadılık ve fıkhın diğer bâblarının hüküm ve esaslarını bilen olmazdı. İmrân bin Husayn’e bir kimse, bizimle yalnız Kur’ânla konuş dedikte, İmrân ona: (Sen tam ahmaksın. Kur’ân-ı kerîmde farzların rek’atlarının sayısı açık olarak var mı? Yahud bunda sesli okuyun, diğerinde sessiz deniyor mu?) buyurdu. O kimse hayır dedi. İmrân bu sözü ile onu susturdu.Yine Beyhakî Sünen’inde Müsâfir namazı bölümünde, hazreti Ömerden (radıyallahü anh) bildirir: Hazret-i Ömere yolculukta namazın kasr edilmesi, ya’nî dört rek’atlı farzları iki rek’ât olarak kılmaktan soruldu ve: «Biz, azîz kitabda korku namazını buluyoruz, fakat seferî namazı bulamıyoruz» denildi. Sorana: «Ey kardeşimin oğlu [yeğenim], Allahü teâlâ bize Muhammed aleyhisselâmı gönderdi. Biz bir şey bilmeyiz. Ancak biz, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) yaptığını gördüğümüz şeyi yaparız. O, seferde, 4 rekatlı farzları iki kılardı. Onu teşrî’ eden Resûlullahdır (sallallahü aleyhi ve sellem)» buyurdu. Bu sözü iyi düşün. Çünkü çok güzeldir.
İmam-ı Süyuti diyor ki:
“Şunu bilesiniz ki, usül ilminde maruf olan şartları taşıyan -kavlî olsun fiilî olsun- hadisler hüccetdir. Resulullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hadislerini inkar eden kimse küfre girer ve İslam dairesinden çıkar, yahudilerle, hıristiyanlarla veya Allahü teâlânın murad ettiği diğer kâfir fırkalarla beraber haşrolunur.” (Miftahu’l-cenne, s.18)
Mehazlar:
1. İmam-ı Süyuti, Miftahu’l-cenne fi’l-ihticac bi’s-sunne (Sünnetin İslamdaki Yeri), Rağbet Yayınları, İst. (Tercüme: Doç Dr. Enbiya Yıldırım)
2. İmam-ı Şarani, Mizan-ül Kübra (Dört Hak Mezhebin Büyük Fıkıh Kitabı), Berekat Yayınevi, İst. (Tercüme: A. Faruk Meyan).
Hazırlayan: Murat Yazıcı


Sünnet İnkârcılarına Cevap 1
“Kur’ân’daki İslâm”, “Kur’ân Müslümanlığı” ve “Kur’ân’a dönüş” gibi benzer sloganlarla, sünnet ve hadis kabul etmeyip inkar eden; Müslümanların kafasında da bu konuda bir takım şüphe ve istifhamlar oluşturmaya çalışan sünnet inkârcılarına karşı, seneler evvel reddiye mahiyetinde birkaç makale yazmıştım.

Şimdilerde yine siz kardeşlerimizden bu konuda pek çok sorular alıyor ve sünnetin önemi hakkında bir yazı kaleme almamız husûsunda taleplerinizle karşılaşıyoruz.

Bizlerin de âcizâne gayret ve arzusu; Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat i’tikadı doğrultusunda hareket edip, elimizden geldiğince bu sapık fikirlere karşı gerekli ilmî müdafaanın yapılması ve bu yanlış görüş sahiplerine aldanılmamasıdır.

Dolayısıyla, ehemmiyetine binâen sizlerin bu yöndeki taleplerinize hassâsiyetle yaklaşarak, sünnet ve hadis münkirlerine reddiye mahiyetindeki yazımı inşallah tekrar kaleme alıyorum.

Muhterem Okurlarım!

Bazı ilimler vardır ilaç gibidir, insanın sıhhat ve âfiyeti için zarûrîdir. Bazı fikirler de vardır ki maalesef zehir gibidir; insanın mânevî hayatına kasteder, öldürür, dünya ve âhiretini berbat eder. Onun için bu gibi fikirlere son derece dikkat etmek, bu tür görüş sahiplerinden de son derece sakınmak lazımdır. İnsanın mânevî hayatını berbat edecek bu zehirli fikirlerden biride, Hadis ve Sünnet kabul etmeme hastalığıdır.

Bu tehlikeli hastalığa yakalanmış olan güruh; “Kur’ân Müslümanlığı” ve “Kur’ân’daki İslâm” türünden bir takım sloganik ifadeleri ağızlarına pelesenk edip adeta vird haline getirmişlerdir. Sadece Kur’an’ın yeterli olabileceği fikrini hararetle savunup sünnetsiz İslâm arayışı içine giren bu zevat; her konuda bir âyet ararlar ve âyet dışında kendilerini bağlayan başka bir “La raybe fîh” delilin bulunmadığını ileri sürerler.

Tabi her lafın başında bunların “Kuran” dediklerini duyan da, onları Kur’an gönüllüsü, Kur’an sevdalısı zanneder. İyi de, hem Kur’an’da bulunan: “Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da sakının.” (Haşr: 7) gibi, sünnete delâlet eden bazı âyetlere rağmen sünneti inkar edeceksin, hem de Kuran sevdalısı olacaksın bu mümkün olabilir mi?..

Sıradan bir kitabı size hediye eden birine bile teşekkür edip minnet ve şükranlarınızı iletiyorsunuz. Çünkü böyle yapmak bir insanlık icabıdır.

Hal böyleyken, Hz. Kur’an gibi dünya ve âhiret saadetinin reçetesini sunan o yüce kitabı bizlere getiren Resülüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)e bırakın teşekkür etmeyi, O’nun sünnetini dahi inkar edip devreden çıkarmaya çalışmak, acaba nasıl bir insanlık icabıdır?!

Hadis ve Sünnet kabul etmeyip sadece “Kuran Müslümanlığı”ndan söz etmek, aslında yeni ortaya çıkan bir görüş değildir, bu görüş asırlardan beri vardır ve eksik olmamıştır. Ama bu tür fikirler şimdi olduğu gibi her zaman azınlıkta kalmış, marjinal guruplar tarafından kabul görüp sahiplenilmiş ve ortaya sürülmüştür. Ve tarih yine tekerrür etmektedir.

Öncelikle şunu ifade etmek istiyorum ki; Sünnetin delil olduğunu inkar edip, sadece Kur’anla yetinmek gerektiğini iddia eden bu fâsid görüş sahiplerinin maksadları farklı farklıdır. Dolayısıyla evvela bu fâsid görüşün nereye dayandığı, nereden çıktığı ve bunların kimler olduğu husûsunda bir tasnif yaptıktan sonra, asıl konuya girmek gerektiğini düşünüyorum.

Bu tâifeyi pek çok guruplara ayırmak mümkün, fakat biz bunları genel olarak iki guruba ayıralım. Birinci gurup; Müslüman oldukları veya müslüman olduklarını iddia ettikleri halde, sünneti kabul etmeyip aleyhinde olanlardır ki bunlar, İslâm’ın ilk dönemlerinde Hz. Ali (Radıyallahü Anh)ın hilafeti döneminde ortaya çıkan “Hâriciler” tâifesidir.

Bu tâife “Hüküm yalnızca Allah’ındır” (Yusuf: 40) âyetini ele alarak, böylesine doğru bir hükümden, yaptıkları tevillerle yanlış anlamlar çıkardılar ve bu âyeti kerimeyi istismar ederek Hz. Ali (Radıyallâhü Anh) ve Hz. Muâviye (Radıyallâhü Anh) arasında vukû bulan Sıffin savaşında, her iki taraftan da harbe katılan sahâbenin adaletini, dolayısıyla onlardan gelen rivâyetleri bütünüyle reddettiler. Hatta daha da ileri giden bu sapık tâife, Ashâb-ı Kirâm’ı (Hâşa) küfürle itham etme ahmaklığını gösterdiler.

Bunun sonucu olarak onların bu bâtıl iddialarına göre, hadîsi şerifler (Haşa) kafir olan bir topluluğun rivâyetleri olduğu için, hiçbirini kabul etmediler. İkinci gurup ise; Batılı müsteşriklerin bâtıl görüşleri ve İslâm dışı cereyanlardır. Bu gurup aslında sadece sünnete değil, temelde her şeyiyle İslâm’ın bizâtihi kendisine karşıdır.

Bunların esas amacı; Müslümanların zihnine şüphe tohumları atmak, İslâm toplumlarının arasına fitne sokup onların birlik ve berberliğini yok etmektir. Evet ellerinden gelse bunu hemen yapacaklar, fakat karşılarında en büyük engel olarak bu Dîn’in Bânisi Muhammed Mustafa (Sallallah Aleyhi ve Sellem)i buluyorlar. Öyleyse yapılacak şey, ilk adım olarak bu engeli ortadan kaldırmak yada en azından O’nun ümmet nezdindeki sarsılmaz otoritesine gölge düşürmek…

Fakat, bunu yapmak için direk olarak o yüce şahsiyetin kendisini hedef alsalar foyaları meydana çıkacağından, saldırılarını O’nun şahsı üzerinden değil de, Sünnet ve Hadis üzerinden yapma yolunu seçmişler. Bu arada, az önce bahsettiğimiz birinci gurubun tavrından da faydalanıp, bir takım sûnî tartışmalarla müslümanları sünnet hakkında şüpheye düşürme gayreti içine girmişlerdir.

Böylece Sünneti Nebeviyyeyi sıfırlayarak, akıllarınca böyle bir yöntemle Resülüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)i devreden çıkaracaklar. İslâm âlimlerinin Kur’ânın tefsîri olarak kabûl ettiği “Sünnet sorununu” güya bu şekilde hallettikten ve bu engeli ortadan kaldırdıktan sonra sıra ikinci adıma, yani Kur’ân’a gelecek!..

Tabi Kur’an’ın gerçek yorumu olan sünnet devre dışı bırakılınca da, bu gürûhun işleri artık kolaylaşmış olacak. Bundan sonra yapılacak iş; Kur’an’ın kendi arzularına göre yeniden yorumlanması ve tevil edilmesi…

Bu dinsizleştirme operasyonunu yaparken de hem foyalarının meydana çıkmaması, hem de gayet samimiymiş havası vermek için gayet şirin bir de isim bulmuşlar; “Kur’ân’a dönüş”, “Kur’an İslamı” İşte bu maksatlarla işe başlayan bu güruh; Kur’ân’ı rahatça nefislerine uydurabilecekleri zehâbına kapılarak, İslâm beldelerinde ehl-i îmânın akîdesini bulandırma gayreti içine girmişlerdir. Peki Müslümanlar içinden de bu oyuna alet olanlar yok mu?

Elbette var! Bazıları cehâleti, bazıları da bir takım menfaat ve çıkarları sebebiyle, her ne kadar bu zehirli fikrin rüzgarına kapılmış olsalar da, bu Hadis inkarcıları inşallah umduklarını bulamayacak ve avuçlarını yalayacaklardır. Bu Din, Kuran ve Sünnet çerçevesinde asırları aşıp bu güne dek nasıl sapasağlam geldiyse, kıyâmete kadar da öylece devam edecektir…

Hadîs-i Şerifleri, güya sıhhatinden şüphe ettikleri için kabul etmeyen ve “Bize Kuran yeter” diyerek sadece Kur’an’ın delil olduğunu iddia eden bir takım kimseler, her ne kadar hadis kabul etmiyorlarsa da, işlerine gelince zayıf hadisleri bile kabul ederler. Mesele; ağızlarından düşürmeyip bu fikirlerine delil olarak ileri sürdükleri bir Hadîs-i Şerif vardır.

Şimdi bu Hadîsin değişik tariklerle gelen bir iki rivâyetini ve Hadis âlimlerinin, bunların senetleri hakkındaki görüşlerini sizlere arz edeyim. “Size Benden bir hadis geldiğinde bunu Kur’an’a arzedin. Eğer bu hadisle ilgili Kur’an’da bir asıl buluyorsanız hadîsi alın, bulamıyorsanız onu reddedin.” Hadis inkarcılarının cankurtaran simidi gibi sarılıp kendilerine delil olarak aldıkları bu hadisi şerif hakkında Ukayl (Rahimehullah); “Bu hadîsin sahih isnadı yoktur” der.

Sağanî (Rahimehullah) ise “mevzûdur” der. (Şevkani, el-Fevaidu’l-Mecmua 278, 291, el-Mekasidu’l-Hasene 36, Keşfu’l-Hafa No: 220, Mecmeu’z-Zevaid I/170)Yine bu manada zikredilen bir başka hadîsi şerifte: “Bazı insanlar olacak, benden Hadis rivâyet edecekler.

Size bir kimse hadis rivâyet ettiğinde bu Kur’an’a muvafıksa onu Ben dedim. Kur’an’a muvafık değilse onu Ben demedim.” buyrulmuştur.İmam-ı Beyhaki bu hadisle ilgili olarak: “Bu zayıf bir isnaddır, böyle hadislerle delil getirilmez.” der. İbnu Main, bu hadîsi rivâyet eden Hüseyin b. Abdillah b. Dumeyre için “Sika ve güvenilir birisi değildir” demiştir.

İmâm-ı Buhârî de bu kişi için: “Hadisi münkerdir, kendisi zayıf biridir” der. Ebu Zura ise “Hadisi kıymet takdir edeceğim hiçbir ölçüde değil” demiştir. (Mizanu’l-İ’tidal: II/302, Buhari, er-Tarihu’l-Kebir:IV/291) Bu hadisin diğer râvisi olan Bişr b.Numeyr içinde “sika değildir.” denilmiştir.

Bu Hadis başka tariklerle de rivayet edilmiştir, lakin İmâm-ı Beyhaki bu rivayetler için: “Bunların hepsi zayıf rivayetlerdir.” demiştir. İşte muhterem okurlarım; bu hadis inkarcıları işlerine gelince, Hadis âlimlerinin kesinlikle delil kabul etmedikleri zayıf isnadlara bile sıkı sıkıya yapışırlar.

Ama işlerine gelemedi mi Hadis sahih de olsa, en muteber Hadis kaynaklarında da yer alsa inkar ederler. Bundan anlayacağımız üzere, bunların derdi kesinlikle üzüm yemek değil maalesef bağcıyı dövmektir. Şimdi de sizlere Hadis âlimlerince sahih kabul edilen ve muteber Hadis kaynaklarında geçen bir başka rivâyeti nakledeyim.

Bakın Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) “Kur’an bize yeter” diyenler hakkında asırlar öncesinden ne buyuruyor: “Şunu kat-i olarak biliniz ki; Bana Kur’an ile birlikte, onun bir benzeri (sünnet) de verilmiştir. Karnı tok bir şekilde koltuğuna kurulmuş olan bazı kimselerin ‘Bize Kur’an yeter!

Onda helâl olarak ne görmüşseniz onu helâl, neyi de haram görmüşseniz onu da haram kabul ediniz.’ diyeceği zamanlar yakındır. Bilin ki, Allah Resûlü’nün haram kıldığı da Allah’ın haram kıldığı gibidir.” (Ebu Davud, Sünnet: 6, Tirmizî, İlim: 10, İbni Mâce, Mukaddime: 2, Dârimî, I, 117)

Muhterem okuyucularım;

Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) hadîs-i şerifinde, bu gibi kimseleri haber verirken özellikle; “Karnı tok bir şekilde koltuğuna kurulmuş olan bazı kimselerin ‘Bize Kur’an yeter!” diyeceklerini, tasvir ederek beyan etmesi, ne kadar taaccübe şâyan değil mi?

Günümüzde müctehid geçinen ilâhiyat patentli bir takım zevâtın, televizyon kanallarında arzı endam ederek koltuklarına kurulmuş vaziyette “Bize Kuran yeter” dediklerini görünce, inanın aklıma hemen bu Hadîs-i Şerif geliyor.

Fazla söze ne hâcet. Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) asırlar öncesinden, nübüvvet dürbünüyle bakarak bu günleri müşahede edip bizlere haber vermiş ve bu tâifeyi gayet net bir şekilde tasvir ederek gözlerimizin önüne bir tablo gibi sermiştir.

Tâ ki bunlar bilinsin ve Ümmeti Muhammed bu fitnelerden sakınsın… Mevlâ Teâlâ bu tür fitnelerden bizleri muhâfaza buyurup Ehli Sünnet i’tikâdından ayırmasın.

Amin!

Fî Emanillah!
Sünnet İnkârcılarına Cevap 2
Sünnet; İslâm’ı anlamak, kavramak ve yaşamak husûsunda en doğru ölçü ve yorumdur. İnsanların, Allah’dan gelen vahyi öğrenebilmesi için nasıl ki peygamberlerin aracılığına ihtiyacı varsa, Allah’ın kelamını anlaması için de peygamberler’in yorumuna yani sünnete öylece ihtiyacı vardır.

Peygamberlerin vasıflarından biri de “Tebliğ”dir. Allah’tan gelen ilâhî vahyi insanlara harfiyyen tebliğ eder, açıklanması gereken yerleri açıklar ve bizzat yaşayarak ümmetlerine tatbikatını gösterirler.

Nitekim Aişe (Radıyallahü Anha) annemize, Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in ahlâkından sorulduğunda; “Onun ahlakı Kurandı” buyurmuştur. Kuran’daki hangi emir nasıl yerine getirilecek, hangi nehiyden nasıl ictinab edilecekse, Efendimiz bunu bizzat yaşayarak ümmetine göstermiştir.

Hiç şüphe yok ki O, Kuran’ı en iyi anlayan ve en mükemmel şekilde hayata geçirip tatbikat sahasına koyandır. Yani Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Selem) Kuran’ın canlı bir tefsiri ve yaşayan İslâm’dır. Öyleyse Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selem)in sünnetiyle amel etmek demek; Allâh-u Teâlâ’nın Kur’an ayetlerindeki isteğini hakkıyla yerine getirmek demektir.

Hal böyleyken sünnet ve hadis kabul etmeyip “Kur’an bize yeter” demek, filhakika Kur’an’ın anlaşılmasını istememektir. Hatta bundan da öte, İlâhî vahyin anlaşılmasına mani olmaya çalışmaktır neûzübillah…

Bazı kimselerin “Kur’an İslâm”ı dedikleri şey; Sünnetin saf dışı bırakılarak sadece Kur’ân metnine dayalı bir İslâm anlayışını geliştirmektir.

Tabi bu tür söylemler yeni değildir. Gerek Ashâb-ı kiram gerekse tabiîn döneminde bu tür fikir sahipleri çıkmış ama onlara gereken cevaplar verilmiştir. Bununla alakalı olarak İmâm-ı Beyheki şöyle bir rivayet nakleder: Bir şahıs tabiînin büyüklerinden Mutarrif b. Abdillah el-Basrî (Rahmetullahi Aleyh)’in yanında ona hitaben: – Bize Hadis anlatıp durmayın, Kuran’dan başka bir şeyden bahsetmeyin, deyince ona şöyle dedi: – Vallahi biz Hadisleri Kur’an’ın yerine anlatmıyoruz.

Bilakis Hadisleri anlatmaktaki gayemiz, Kur’an’ı en iyi bilenin bildiklerini anlatmaktır. (İbni Abdilberr, Camiu Beyani’l-İlim: 563) Yine tabiinden Saîd b. Cubeyr (Rahmetullahi Aleyh) bir gün Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den hadis rivayet edince, orada bulunanlardan biri itiraz etti ve: – Allah’ın kitabında buna muhalif âyet var, dedi.
Bunun üzerine Saîd b. Cubeyr (Rahmetullahi Aleyh) o kişiye şöyle cevap verdi: – Bakıyorum da sana Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’den hadis rivayet ediyorum, sen ise Allah’ın Kitabına muhalif olduğunu söylüyorsun. Oysa Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Allah’ın kitabını senden iyi bilirdi.” (Dârimî, Mukaddime, 49) Mevlâ Teâlâ, Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)e ve Onun buyruklarına itaat etmenin ne kadar önemli ve gerekli olduğunu beyan etmek için, Kuranı kerimin bir çok âyetinde Kendi İsmi şerifiyle Resûlünü yan yana zikredip “Allah’a ve Resûlüne itaat edin!” diye emir buyurmaktadır.

Rûhu’l-Meânî tefsirinin müellifi Âlûsî (Rahimehullah) “Allah’a ve Resulüne itaat edin!” âyetini tefsir ederken şöyle buyurmuştur: “Resûlüllah’a itaatin Allah’a itaatle birlikte yan yana zikredilmesindeki incelik; Allah Resûlünün değerini ortaya koymak, ‘Kur’an’da bulunmayan dini emirleri yapmak gerekmez’ zannını yıkmak ve Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)in, Kur’an’dan ayrı ve müstakil olarak hadislerinde ortaya koyduğu emirlerine itaat etmektir.” (Rûhu’l-Meânî, c: 5 s: 65)

Sadece Âlûsî (Rahimehullah) değil pek çok alim, Peygamberimize itaat konusundaki âyetleri böyle anlamışlar; Kur’an-ı kerimde kısaca temas edilen konularda Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)in açıklamalarına bakılması, Kuran’da temas edilmeyen konularda da O’nun Hadislerine uyulması gerektiğini söylemişlerdir.

Nitekim yırtıcı hayvanların etinin helâl olmadığı, denizin suyunun temiz ölüsünün helâl olduğu, ehli eşeklerin etini yemenin haram olduğu gibi bir takım hükümler, Kur’an âyetiyle değil, sünnet tarafından ortaya konmaktadır.

Bu arada şunu da ifade delim ki hadis inkârcıları; “Allah’a ve Resûlüne itaat edin” âyetinin, yukarıda bahsettiğimiz şekildeki izâhına itiraz etmektedirler. Onların âyette geçen “Peygambere itaat edin” emri hakkındaki iddiaları; “Peygamberle gönderilen âyetlere itaat edin yoksa Onun şahsi açıklamalarına ve yorumlarına bakmayın.” şeklindedir.

Efendim, bu âyetin manası gerçekten de onların iddia ettiği gibi olsaydı, Mevlâ Teâlâ bunu açıkça ifade ederek “Resûlümün getirdiği âyetleri alın, Onun şahsi açıklamalarını bırakın” buyurabilirdi. Ama böyle değil de mutlak bir ifadeyle emrederek: “Resûlüllaha itaat edin!” buyurmuştur.
Diğer taraftan, Resûle itaat etmenin anlamı Hadis inkarcılarının iddia ettiği gibi; “Allah’ın gönderdiği âyetlere itaat edin” demek olsaydı, o zaman âyetin başında geçen “Allah’a itaat edin” emri ne olacaktı?! Allah’a itaat edin demek; zaten Allah’ın gönderdiği âyetlere itaat edin demek değil midir? Durum böyle olunca sanki gereksiz bir tekrar yapılmış zannı hasıl olurdu ki, bir müminin, Allah’ın kelâmı hakkında böyle bir şeyi düşünmesi asla caiz değildir.

Dolayısıyla “Ben Müslümanım” diyen herkes, hangi devirde yaşarsa yaşasın “Resûlüllah’a itaat edin” âyetinin gereğini yerine getirebilecek ve Allah’ın bizlere “Üsve-i Hasene” olarak takdim ettiği Peygamber Efendimizi örnek alabilecektir. Şayet Hadis ve Sünnet devre dışı bırakılırsa, O’nun vefatından sonra gelen ümmetleri Resûlüllah’ı nasıl örnek alacaktır?

Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in vefatından kısa bir süre sonra tabiîn döneminde bir zümrenin, Kur’an-ı Kerim’e ehemmiyet verme perdesi altında sünnete karşı tavır geliştirdiği bazı kaynaklarda zikredilmektedir. Bu demek oluyor ki sünneti savunanların, tabiîn döneminden itibaren sünnet inkarcılarıyla mücadelesi başlamıştır. Bu meyanda şu rivayet çok mühimdir.

Sahâbenin büyüklerinden İmran bin Husayn (Radıyallahü Anh) ashâbıyla sohbet ediyordu. O sırada orada bulunan bir adam dedi ki: – Ya Eba Nuceyd! Siz bize bir takım hadisler rivayet ediyorsunuz. Halbuki biz onları Kur’an’da bulamıyoruz. Bize Kur’an’dan konuşun.

Bu söz üzerine İmran bin Husayn (Radıyallahü Anh) bu adama şiddetle kızarak dedi ki: – Sen ve senin gibiler Kur’an’ı okuyorsunuz (değil mi?)?! Adam – Evet, deyince İmran bin Husayn (Radıyallahü Anh):- Öyleyse Kur’an’da; yatsı namazının dört rekât, akşamın üç rekât, ikindinin dört rekât, öğlenin dört rekât olduğunu buldun mu? diye sordu. Adam:- Hayır, dedi. İmran bin Husayn:- Peki bu namazların rekât adetlerinin böyle olduğunu kimden öğrendiniz, Bizdenöğrenmediniz mi? İşte Bizde bunu Rasûlüllah’dan öğrendik.

Peki Kur’an’da, kırk koyundan bir koyun, şu kadar devede şu kadar, şu kadar paraya şu kadar dirhem zekat düştüğüne rastladın mı? – Hayır. – Öyleyse bunları kimden öğrendiniz, bizden öğrenmediniz mi? İşte biz deResûlüllah’dan öğrendik. Yine Kur’an’da “O eski evi (Kabeyi) tavaf etsinler” (Hacc-29) buyrulmaktadır. Peki bunun yedi defa olduğunu nerden öğrendiniz?
İşte ben tüm bunları Resûlüllah’dan dinledim. Fakat sen o zaman yoktun. Dolayısıyla Kur’an’a bakarak bunları bilemezsin. Siz “Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının” (Haşr: 7) âyetini işittiniz değil mi? İşte Biz bütün bunları Rasûlullah’dan aldık. Bu açıklamalar karşısında ikna olan adam: – Bana hayat verecek şeyleri naklettin.

Allah senin ömrünü bereketlendirsin, diye dua etti.Sonra İmran b. Husayn (Radıyallahü Anh)ellerini kenetleyerek herkese hitaben dedi ki: – Ey insanlar! Rivayet ettiğimiz hadisleri alınız ve uyunuz. Uymazsanız vallahi sapıtırsınız!. (Hakim, Müstedrek 1/109, 110, el fakih vel mutefeggih, hatip, 1/67)
İmran bin Husayn (Radıyallahü Anh)ın başından geçen bu hadise çok net bir şekilde ortaya koymaktadır ki, Kur’an’ı kerim tafsilat kitabı değildir.

Sünnet, Kur’an’ı açıklar ve onda mücmel olarak geçen hususları tafsil eder. Kur’an’da emirler ve nehiyler teorik olarak mevcuttur ama pratikte, hayata uygulamada bunların nasıl olacağı Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’den öğrenilecektir. Tabiri câizse Kur’an ana caddeleri göstermiş, ara yollar ise sünnetle belirlenmiştir.
Mesela Allâh-u Teâlâ Kuranda “Namaz kılınız” diye emir buyuruyor. Hadis kabul etmeyen bir kimse, Allah’ın bu emrini nasıl yerine getirip, namazını nasıl kılacak?” Hani bazı namaz hocası kitaplarında namaz tarifi yapılırken; “Şekil-A da görüldüğü gibi” şeklinde resmedilmiş bölümler olduğu gibi, Kur’an’da da öyle bir bölüm varda oradan mı öğrenecekler? İşte o “Şekil-A” tabir yerindeyse Resûlüllah’ın sünnetindedir.

O, namazı nasıl ve hangi şekilde kıldıysa, nasıl tâlim ettiyse öyle kılıyoruz. Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’de namazı, Cebrail (Aleyhisselam)’dan aldığı üzere kıldı ve ashâbına: – Beni gördüğünüz gibi namazınızı kılınız, buyurdu.
Dolayısıyla namaz kılarken tekbir nasıl alınacak, kıyam, rükû, secde ve tahiyyat nasıl yapılacak ve namazın neresinde neler okunacak? İşte tüm bunlar Resûlüllah’dan görülerek alınıp öğrenildi ve bizlerde namazımızı böyle kılıyoruz elhamdülillah.
Yine Kur’an-ı Kerim’de Kevser süresinde; “Venhar” (Kurban) Kes” buyuruluyor. Peki kurbanı kimler keser? Hangi hayvanlar kaç yaşına kadar, kaç kişi tarafından ve hangi vakitlerde kurban edilir? Tüm bunların cevabını Kuran’da bulabilir misiniz? Bulamazsınız.

Çünkü Kur’an tafsilat kitabı değildir. Bunların izâhı için Resûlüllah’ın açıklamalarına bakmak şarttır. Zira detaylı malumat, sünnet ve hadistedir. Şayet bu âyeti kerime, Resûlüllah’ın sünnetine göre değil de, kafaya göre tefsir ve tevil edilecek olursa, o zaman “tavuk da kurban olur, deve kuşu da” diye fetva verenleri de duyarsın.
Tabi misaller çoğaltılabilir. Bizim anlayacağımız şudur ki; Bu dîni Mübîni İslâm’ı en güzel yaşayabilmek için Resûlüllah’ın sünnetine müracaat etmeye mecburuz. Şayet “Kur’an yeter” deyip sünneti, hadisi bir kenara bırakacak olursak, o zaman ne namaz kalır ne kurban, ne hac kalır ne zekat… Daha açıkçası o zaman ne din kalır ne de diyanet…
Şöyle düşünecek olursak; Hadis inkarcılarının iddia ettiği gibi eğer sadece Kuran yetseydi, o takdirde Peygamber göndermeye ne gerek vardı? Allâh-u Teâlâ Hira-Nur mağarasına veya Kabe’nin damına Kur’an’ı indirirdi ve: “Ey İnsanlar işte size Kur’an gönderiyorum okuyun ve nasıl anlıyorsanız öyle amel edin.” buyururdu. Öyle ya madem Kuran yetiyor, öyleyse Onu açıklayıp öğretecek bir elçiye ne gerek var? Herkes kitabı okur, âyetlerden ne anladıysa, nasıl yorumladıysa öyle amel ederdi.

Peki bu durumda dünyada ki müslüman adedince din anlayışı ortaya çıkmaz mıydı? Çünkü biri “Ben bu ayeti böyle anladım” der öyle amel eder, diğeri de “Ben de şöyle tevil ediyorum” deyip bir başka türlü amel ederdi. O takdirde bu durum, vahdet dini olan İslâm’a tamamen aykırı olurdu. Bir buçuk milyar Müslüman varsa, bir buçuk milyar din anlayışı olurdu.
El-İnsaf! Mevlâ Teâlâ şu koskoca cihanşumul bir din olan İslâm Dini’ni, şeytan ve nefsin esiri olan bizlerin anlayışına bırakır mı?
Nitekim Allâh-u Teâlâ Peygamberlerin gönderiliş gayelerini açıklarken “Biz her peygamberi Allah’ın izniyle ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik” (Nisa-64) buyurmuştur.
Her Resûl ümmetine ibâdet talimi yaptırmış, gelen vahyin tatbikatını bizzat Kendi hayatında yaşayarak göstermiştir. Ve her ümmet Peygamberine itaatle yükümlüdür.

Bir rivayete göre 224. 000 peygamber gelmiştir, nazil olan kitaplar ise 104 tanedir. Peki “Peygamberin sünnetine ne gerek var? bize Kuran yeter” diyenlerin mantığına göre, Kendisine kitap verilmeyen Peygamberlerin ümmetleri ne yapacak?

Kitap nâzil olmamış ki, “Bana kitap yeter” desin de, onu okuyup amel etsin. Peygamberin sünnetini de kabul etmez ve ona uymazsa, geriye dinsizlikten başka ne kalıyor?.

. Fi Emanillah!

Mustafa Özşimşekler Hoca’dan alıntı. Rabbim kendisinden razı olsun, ilmini arttırsın.

Ne isterse istesin, Cenâb-ı Hak duasını kabul eder ve ne muradı varsa verir.

 

Abdülehad Serhendi hazretleri buyuruyor ki:
(70 kere, “Yâ Allah, Yâ Rahman, Yâ Rahîm, Yâ Kaviyyü, Yâ
Kadîr” okuyup da dua eden, ne isterse istesin, Cenâb-ı Hak duasını kabul eder ve ne muradı varsa verir.)

Allah rızası için okumalı. Bir seferde 70 defa okumalı, 71 olsa olmaz, yanına başka isim konsa olmaz, bu bir şifredir.
İsm-i a’zam, ism-i Celal, Esma-ül Hüsna’dır. Her namazdan sonra okuyana ne mutlu! Hiç olmazsa günde bir defa okumalı. Dilek için kırk gün kadar okumalıdır.

Cuma günü İkindiden sonra, seccade üzerinde elinden geldiği
kadar (Yâ Allah, yâ Rahman, yâ Rahîm, yâ Kavî, yâ Kadir) deyip, sonra dua etmelidir. (İslam Ahlakı)

 

Not; Rabbimizin mübarek isimleri tek tek 70 kere okunmaz. İsimlerin tamamı okunup başa dönülür, bu şekilde, tamamı 70 kere okunur. Allah duanızı kabul etsin.

ESMAİ-ÜL HÜSNA, EN İYİ UYGULAMA ŞEKLİ

Esmai-ül Hüsna Şifadır

En İyi Uygulama Şekli:Duaya başlıyacağınız zaman önce isimlerin tamamını (99 İsm-i Şerif-i) okuyunuz sonra 100 defa istiğfar çekiniz 100 defa salavat getiriniz 1 Fatiha Suresi 3 İhlas Suresi 1 Felak Suresi 1 Nas Suresi okuyup sevabını önce Efendimiz Sallallahu aleyhi vesellem’e sonra diğer peygamberler sonra Ashab-ı Kiram’a sonra da bütün veli kullara hediye ediniz çünkü Allah Dostlar’ının hatırına duaları kabul eder. Hangi İsm-i Şerif-i okuyacaksanız başına “Ya” kelimesi getiriniz. Mesela ER RAHMAN İsm-i Şerif-i’ni “YA RAHMAN” şeklinde tesbih ediniz. Burada yazılan İsm-i Şerif’ler ve Dualar “Kenzul Ulumil Mehki” kitabından alınmıştır hangi tesbihe başladıysanız. O İsm-i Şerif’i 99 gün çekmeye gayret ediniz. Biiznillah isteklerinize dileklerinize kısa zamanda kavuşursunuz unutmayın dualar Allahü Tealaya edilir duaları ancak o kabul eder bize düşen samimiyet sebat ve gayrettir. Tevfik Allah’tandır. Allah’ın güzel isimleri vardır onunla kendisine dua ediniz. (Araf 173)

HER İSMİ ŞERİFİN ŞİFASI İÇİN; AŞAĞIDAKİ SAYFALAR LİSTESİNDE “ESMAİ-ÜL HÜSNA ŞİFADIR” SAYFASINA BAKINIZ, OKUMAK BİZDEN , ŞİFA RABBİMİZDEN.