Bir kıssa-Allah (c.c.)’ı Bilmeye 100 delilim var…

Fahreddîn-i Râzî Herat ve civarında bozuk inançları yaymakla meşgul olanlarla mücâdele ediyor, Müslümanlar’ı bunların tehlikelerine karşı korumaya çalışıyordu. Üç yüz kadar atlı talebe ve âlim ile Herat’a geldiğinde; hem devlet, hem din büyükleri akın akın ziyaretine gelmiş, alâka göstermişlerdi. Ama birileri vardı ki; ne geliyor, ne de gelme arzusu ızhâr ediyordu. Acaba Fahreddîn-i Râzî hazretlerinin muhâliflerinden miydi? 
Halktan bir zengin, bir gün Fahreddîn-i Râzî hazretlerini bahçesinde yemeğe dâvet etti. Maksadı; ziyaretine gelmeyen zâtı da orada bulundurup, görüşmelerini ve bir yanlış anlamanın meydana gelmemesini temin etmekti. 
Fahreddîn-i Râzî hazretleri, yemekte karşılaştığı ziyaretine gelmeyen zâta, 
– Niçin bizi ziyârete gelmediniz? diye sordu. Şöyle cevap verdi o zât: 
– Ben fakirin biriyim. Ne ziyâretinize gelişim size bir şeref kazandırır, ne de gelmeyişim size bir şey kaybettirir. Siz mühim kimselerle meşgul olun. 
Bu cevap Fahreddîn-i Râzî hazretlerini düşündürdü. Bu defa büsbütün meraklanarak ısrarla suallerini peşi peşine sıraladı: 
– Bu, sıradan birinin sözüne benzemiyor. Kalbi-gönlü uyanık birinin cevabıdır bu. Şimdi daha çok meraklandım. Söyleyin lütfen niçin gelmiyorsunuz? Bize vermek istediğiniz bir mesajınız olmalı. 
– Sen, ‘Müslümanlar’ın benim ziyâretime gelmeleri vâciptir’ diyormuşsun. Neden senin ziyâretine gelmek vâcip olsun? 
– Ben ilim ehli biriyim. Benim ziyâretime gelenler aslında benim değil, ilmin ziyâretine gelmiş olurlar. Mücâdelemde bana yardımcı olmuş, beni desteklemiş sayılırlar. 
– Öyle ise anlat bakalım… İlmin hedefi Allâh’ı bilmek olduğuna göre, nasıl biliyorsun Hazret-i Mevlâ’yı? 
– Yüz delil ve burhan ile biliyorum Allah Teâlâ’yı… 
– Peki öyleyse, söyler misin; burhan ve delil, şüpheleri gidermek için değil midir? Demek sende bu kadar şüphe varmış ki her birine delil aramış; ancak bu delillerle şüpheni gidermişsin. Halbuki Allahü zû’l-Celâl bana, öyle bir îman verdi ki; şüphenin zerresi bile kalbimde yoktur. Olmayan şeyi gidermek için ne diye delil ve burhan arayayım? 
Bu cevaptan sonra bir suskunluk başlar. Neden sonra yerinden kalkan büyük müfessir Fahreddîn-i Râzî hazretleri, 
– Uzat elini de öpeyim. Sen sıradan biri değil, bir îman ve ihlâs numûnesi mâneviyât sultânısın. Kim isen söyle de beni daha fazla merakta bırakma. 
Fahreddîn-i Râzî hazretlerinin kulağına eğilen birinin, fısıltı hâlinde söyledikleri şundan ibârettir: 

– Konuştuğun zât, Necmüddîn-i Kübrâ hazretleridir. 
Fahreddîn-i Râzî hazretleri hemen diz çöküp rica eder: 
– Lütfen beni de kabul buyurun tâlipleriniz arasına da, ben de iştirak edeyim sohbetlerinize… 
* * * 
İşte zâhirî ilimle bâtınî ilmin farkı… İşte zâhirî ilim ehli ile, zû’l-cenâhayn olan mâneviyat erbâbının seviye ve dereceleri… Keza, aralarındaki diyaloğun güzelliği ve hakkı teslim ile neticelenişi… Ve, biribirlerine karşı olan nezâket ve saygıları… 
Zamanımız ‘tartışmacıları’na örnek olması dileğiyle… 

Advertisements

EKMEK KIRINTILARINI YEMENİN FAZİLETİ

EKMEK KIRINTILARINI YEMENİN FAZİLETİ
Bakınız hepinize tembih ediyorum ‘ekmek kırıntılarını yeyiniz!’ Bir ekmek kırığının düştüğünü görsem vallahi billahi alıp temizleyip yiyorum.
Bir adam yolda kölesi ile giderken baktı ki bir ekmek parçası bir pisliğin içinde yanında geçti gitti, ama onu oradan almadığına pişman oldu. Dönüşünde aynı yerden geçmesi gerektdi. Baktı ki pislik orada fakat ekmek yok. Acaba ekmek ne oldu diye kölesine sordu. Kölesi:”Bir ara fırsat bulup onu ben aldım, temizleyip yedim.” dedi. O zaman o kimse dedi ki:”Bir cennetlik adam benim kölem olamaz. Seni azad ediyorum. Çünkü Resulullah’tan işittim:”Bir adam ekmek kırıntılarını toplasa yese cennetliktir.”
Bu müjdeyi unutmayalım. Ekmek kırıntılarını toplayıp hayvanlara versek ne olur derseniz, derim ki onu biz yiyelim, hayvana başka şey verelim. Çünkü hayvan sevap kazanamaz. Ekmek kırıntılarına dikkat etmemekten cin çarpmaları da olur.

Birisi manada Lokman Hekim’i gördü. Lokman Hekim ona:”Bu gün ismi duyulmadık hastalıklar var ya! onlar ekmek kırıntılarının lağımlara karışmaları sebebiyle oluyor.” dedi.

Mahmud Efendi Cemââti

İçinde içecek bulunan bir kabın üzerini açık bırakmamalıdır. Velev bir çubukla olsun kapların üstü örtülmelidir. Tam sünnet üzere yaşarsak hiç hasta olmayız.

Edeptir yol asıl Hakka gidelim

Cemali ba kemali seyredelim… Bizler şeriata her zaman muhtacız.
> Mahmud Efendi Hazretleri (Kuddise Sirruh)

sohbetller kitabından

Cilt:1 Sohbet: 24

Ramazân-ı Şerîfin Her Cumasında Yâsîn Sûresini Okumak

Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur:
“Her kim ramazân-ı şerîf ayının her cumasında Yâsîn Sûresi’ni okumaya devam ederse, Allâh-u Azze ve Celle onu iman takısıyla takılar ve vakar tacıyla taçlandırır. Şahitlerin huzurunda

(mahşer günü) bir münâdî: ‘İşte bu, Allâh-u Te’âlâ’nın sana ramazân-ı şerîf ayında Yâsîn Sûresi’ni okumana karşılık sevabıdır’ diye nida eder.”
(İsmail Hakkı, Mecâlisü’l-va’z- ve’t-tezkîr, sh:110)

Bir Kıssa-Bir Kalp Kaç Kişiyi Sevebilir ki?”

“Bir Kalp Kaç Kişiyi Sevebilir ki?”—

Bir gün efendimiz Hz. Ali’ye sorar;

– Ya Ali Allah’ı seviyor musun?

– Evet, Ya Resulullah

– Peki, beni seviyor musun?

– Evet, Ya Resulullah.

– Peki, eşini seviyor musun?

– Evet, Ya Resulullah.

– Peki, çocuklarını?

– Evet, Ya Resulullah.

– Peki, bunların hepsini bir kalpte nasıl yapıyorsun?

Hz. Ali beklemediği bu soru karşısında şaşırmış ve cevap verememişti. Bunu düşünmem gerek diyerek oradan ayrılmıştı. Hz. Ali düşünceli bir şekilde dolaşırken eşi Hz. Fatıma düşünceli olduğunu fark ederek sorar.

“Nedir bu halin ya Ali? der. Eğer bu düşünceliliğin dünyevi kaygılardan dolayı ise sana yakışmaz, bırak gitsin. Yok, bu halin Rahmani kaygılardan dolayı ise anlat birlikte çözüm bulmaya çalısalım” der.

Hz. Ali, efendimize gecen konuşmayı bir bir Hz. Fatıma’ya anlatır. Hz. Fatıma durumu öğrenince tebessüm eder. Hz Aliye der ki;

“Ya Ali babama git ve de ki;

Kişi Allah’ı aklıyla ve ruhuyla sever,

Peygamberimizi kalbiyle sever,

Eşini nefsiyle sever,

Çocuklarını şefkatiyle sever.”

Hz. Ali aldığı bu cevap karşısında memnun olur ve Efendimizin yanına gelir. Hz. Fatıma’dan öğrendiklerini Efendimize anlatır. Efendimiz cevabını alınca tebessüm eder. Ve der ki;

“Ya Ali bu bana getirdiğin gül, nübüvvet ağacından koparılmıştır”

***

Bir kıssa-Buharalı Seyyid … EMİR SULTAN

Bursayı bilenler Emir Sultanı duymuşlardır.Hikayesini biliyor musunuz?

Uzun bir hikaye ama zevkle okuyacaksınız!

Allah dostlarından çok sevdiğim Emir Sultanın hikayesi…Uzunca ama değer okumaya…
Buharalı Seyyid … EMİR SULTAN
Seyyid Muhammed Buhara’da doğar. Kendini bildi bileli ilim meclislerine koşar. Okur, okutur, öğrenir, öğretir, hasılı iyi yetişir. Babasının (Seyyid Emir Külâl hazretleri’nin) vefatı üzerine Medine’ye yerleşmeye niyetlenir. Artık Alemlerin Efendisine komşu olmalı ve ömrünün sonuna kadar kalmalıdır orada. Nitekim önce hacceder, sonra Münevver Belde’ye geçer. Ama bakın şu işe ki, o yıl görülmedik bir kalabalık vardır. Yine de misafirhanelerden birinde kıvrılıp uyuyacak kadar olsun bir yer bulur, döşeğini serer. Ancak binaya bakanlar alelacele gelir, başına dikilirler. ‘Ama efendim’ derler, ‘orası Seyyidlere ayrıldı’ Seyyid Muhammed güler. ‘İyi ya’ der, ‘Ben de Seyyidim zaten.’ Görevliler ‘Hadi canım sen de’ demezler belki, lâkin delil isterler. Seyyid Muhammed ellerini çaresizlikle açar, boynunu büker, ‘Buraların yabancısıyım, söyleyin kim şahit olsun bana?’ der. 

-Peki ama, biz nasıl inanalım sana? 

-Durun. Bir şahit buldum galiba. 

-Kimi? 

-Dedemi! 

Seyyid Muhammed ‘Buyrun!’ der, önlerine düşer. Mescid-i Nebi’ye gelirler. Genç Seyyid kabre döner, ‘Esselamü âleyküm ya ceddi!’ der. Kabirden çok tatlı bir ses duyulur ‘Ve âleyküm selâm ya veledi!’ 
İSTİKAMET ANADOLU 
Seyyid Muhammed Medine’de yerleşmeye niyetlidir, ancak bir gece rüyasında Resulullah Efendimiz’le, Hazret-i Ali’yi görür. Ona, Anadolu’ya gitmesi emredilir. Üç nurdan kandili takip edecek, kandillerin söndüğü yerde yerleşecektir. 
Seyyid Muhammed uyandığında kandilleri karşısında bulur. Hemen o gün hazırlanır, çıkar yola. Seyahat haftalar sürer ve bir gün kandiller söner. Uludağ eteklerinde yemyeşil bir beldededir şimdi… Bursa’da! 

Yöre halkı onu keşfetmekte gecikmez. Etrafında halka olur sohbetine katılırlar. Hatta Sultan derler ona. Emir Sultan! 

O günlerde Yıldırım Bayezid Macarlar’la savaşmaktadır. İki tarafta güçlü, haliyle kayıplar büyüktür. Yaralılar öylesine çoktur ki çadırlardan taşar. Üstelik cerrah sıkıntıları vardır. Ancak, revirde o güne kadar tanımadıkları bir genç peydahlanır. Görünüşe bakılırsa son derece mahir bir hekimdir. Hatta günün birinde sultanın kolundaki yarayı sarar. Kesik derindir, ama tutkalla yapıştırılmışçasına iyileşir. İzi bile kalmaz. Yıldırım Bâyezid sargıyı çözerken hayretten dilini yutar. Zira bu hanımının nişanlıyken kendisine verdiği mendilin yarısıdır. Sırrı bilmek ister. Ama esrarengiz genç yoktur ortalıkta. 
Niğbolu müstahkem bir kaledir. Osmanlı ordusu büyük kayıplar vermesine rağmen tek taş sökemez. Görünen o ki, bu gidişle kaleye girmeleri ham hâyâldir. Ama Yıldırım kolay pes etmez. Büyük bir âzimle yürür surların üstüne. Tam ümidini yitirmek üzeredir ki, kale kapısı açılır. Osmanlı ordusunu âdeta içeri buyur eden genç kolundaki yarayı saran hekimin ta kendisidir. 
FATIMA SULTAN’IN RÜYASI 
Yıldırım o yıl Edirne’de konaklar. Ailesi Bursa’dadır. Bâyezid’in Hundi Fatıma adında hâya ve takva sahibi bir kerimesi vardır. Bu kızcağız bir gece rüyasında Efendimiz’i görür. Ondan Muhammed Buhari ile evlenmesi istenir. Ama kızcağız edebinden kimseye bir şey söyleyemez. Ertesi gün Server-i Kainat yine rüyasını şereflendirir ve ‘Eğer’ buyururlar, ‘Ahirette şefaatime kavuşmak istiyorsan dinle beni!’ 
Hundi Fatıma Sultan’ın talibi çoktur. Adı büyük paşalarla, namlı beyler sıradadır. Görünüşte Emir Sultan gibi fakir ve garip biri onlarla aşık atamaz. Ancak Hundi Sultan kararlıdır. Bedeli ne olursa olsun Emir Sultan’la evlenecektir. Ama sırrını kimselere açamaz. Hem Emir Sultan’ın Efendimizin emrinden haberi var mıdır acaba? 
Çok geçmez. Bir gün Emir Sultan dünür yollar saraya. Valide sultan dudak büker. Açıktan açığa ‘olmaz!’ demez; ama öyle demeye getirir. ‘Söyleyin ona’ der, ‘kırk deve yükü altın getirsin, alsın kızımı!’ 

Emir Sultan sakindir, ‘Öyleyse!’ der, ‘göndersin develeri!’ 

Mübarek, devecibaşını karanlıkta karşılar, onları hiç dolandırmadan Nilüfer çayına götürür. Su yatağındaki çakılları göstererek ‘Doldurun!’ der, ‘Hatta kendi keselerinizi de.’ 

Devecilerden bazıları ‘bunda bir hikmet olmalı’ der, bazısı güler geçer. Hele içlerinden biri ‘n’olacak bunlar’ deyip aldığı çakılları geri döker. 

Muhammed Buhari Hazretleri Valide Sultan’ın huzuruna çıkar. Heybeler ters yüz edilir. Zemini kıpkızıl altın kaplar. Valide sultan şaşırmanın ötesinde korkar. Şimdi diyecek tek sözü vardır: ‘Nasıl istiyorsan öyle olsun!’ 
YILDIRIM’IN TEPKİSİ 

Nikah haberi Edirne’ye ulaştığında Yıldırım çok bozulur. ‘Benim kızım, benden habersiz nasıl evlenir?’ der ve kızını cezalandırmak üzere Süleyman Paşa’yı Bursa’ya yollar. Valide Sultan kızına ve damadına siper olur. Dahası büyük âlim Molla Fenari araya girer, askeri ikna eder. Hatta sarılır kaleme, padişaha bir mektup yazar. Yıldırım Bayezid’in Molla Fenari hazretlerine olan hürmetini bilen Süleyman paşa boyun büker, döner geri. 

Aradan aylar geçer. Bayezid Bursa’ya avdet eder. Halk yollara çıkar, sultanı karşılar. Yıldırım bir an kalabalığın içinde esrarengiz hekimi görür. Derhal atından iner. Ellerinden tutup sorar: ‘Söyle yiğidim o maharet neydi öyle?’ Emir Sultan hazretleri Feth suresinden bir ayet okur. ‘Allah’ın kuvvet ve yardımı, biat edenlerin vefa ve sadakatlerinin üstündedir’ Bayezid tekrar sorar: ‘Ya mendilin öbür yarısı?’ Emir Sultan cebinden çıkarıp uzatır. Sultan meraklıdır: -Adını bağışlar mısınız? 

-Muhammed! 

-Yanında Buharisi’de var mı? 

-Var! 

-Yoksa? 

-Elinizi öpebilir miyim baba. 

-Hayır. Öpülecek el seninki. 

Ve kucaklaşırlar. 

BURSA ULU CAMİİ 
Yıldırım Bayezıd Niğbolu zaferinde kazanılan gânimetlerle muhteşem bir mescid yaptırmak ister. Mimarlar bugün Ulucami’nin bulunduğu mevkide karar kılarlar. Söz konusu arsa üzerinde evi, bahçesi olanlara başka yerden muadil yer verilir. Hatta ceplerine birkaç kese altın sıkıştırılır gönülleri hoş edilir. Ancak yaşlı bir kadıncağız bir “Evim de evim” feryadı tutturur ki sormayın. Değerinin fevkinde ücretlere omuz silker, bütün tekliflere “olmaz” der. Önce vezirler, sonra bizzat Sultan, kadının ayağına gider, iknaya çalışırlar. Ama o direnir. 

Sultan Bayezid caminin yerini sevmiştir. Hiç hesapta olmayan pürüz canını sıkar. Hatta divanı toplar, çözüm yolu arar. Kadılar “mal onun değil mi” derler, “satarsa satar, satmazsa satmaz!” Meclis çaresizlik içinde dağılırken Bayezid’in aklına damadı gelir. Emir Sultan’ı bulur meseleyi anlatır. Mübarek sadece tebessüm eder. “Acele etme!” der, “Bir gecede neler değişmez?” 

İhtiyar kadın o gece rüyasında mahşer meydanını görür. Annenin çocuğundan kaçtığı bir dehşet anıdır. Kalabalıkta korkunç bir azab endişesi vardır. O arada bir dalgalanma olur. İnsanlar âlemlere rahmet olarak yaratılan Efendimiz’in yanına koşarlar. Şefaate kavuşan kavuşana. Kadıncağız da niyetlenir, ama bırakın yürümeye, kıpırdamaya mecâli yoktur. Ayakları vücudunu taşıyamaz, ıstırapla yerleri tırmalar. Elinden kaçan büyük fırsat ciğerini dağlar. Feryad figan ağlamaya başlar. İşte tam o sırada Emir Sultan’ı görür, “Herkes cennete gitti” der, “Ben bir başıma kaldım burada!” Mübarek o gönül ferahlatan tatlı sesiyle sorar, “Kurtulmak istiyor musun?” Kadın nefes nefese cevap verir: 

-Hiç istemez miyim? 

-Öyleyse Sultanımızı üzme! 

Ertesi gün kadın ayağı ile gelir, evini verir. Üstelik önüne konulan ücreti bağışlar camiye. 
ANKARA SAVAŞI 
Emir Sultan, Yıldırım’ın Timur Han’la savaşmasına razı değildir. Ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın bu kardeş kavgasına mani olamaz. Çekilir bir taraflara. Hatta bu kayıtsızlığa mana veremeyen Hundi hatun sorar: 

-Babamı yalnız mı bırakıyorsun? 

-Bak hatun! Ne bu savaşın bir manası var, ne de babanın kazanma şansı. Eğer elinden birşey geliyorsa hiç durma, geç olmadan çevir onu. 

-Niye öyle söylüyorsun. Babam mağlubiyet tatmamış bir sultandır. 

-Evet Timur da mağlubiyet tatmayan bir hakandır. Sen onun kaç devleti yıktığını biliyor musun? Üstelik ülkesi daha büyük, askeri daha fazla. Dahası Maveraünnehr illeri ilimde de, sanatta da çok önümüzde. 

-Sen babamın manevi zırhı değil misin? 

-Peki sen Timur’u koruyucusuz mu sanıyorsun. O, zamanın kutbundan dua aldı. Ancak Hace Hazretlerinin dahi böylesi bir savaşa rızası yok. 

-Ne yapmalıyız peki? 

-Baban aklını örten öfkenin farkına varmadıkça ne yapabiliriz ki? 

-Diyelim ki öfkesi galip geldi. 

-Zor günlere hazırlansanız iyi edersiniz. 

Ankara savaşında yaşanılan acı mağlubiyetin ardından Timuroğulları Bursa’yı muhasara altına alırlar. Şehir halkı zor durumdadır, hatta aç kalır. Ahali gelip Emir Sultan’ı bulur ve çok yalvarırlar. Mübarek bir kağıda birşeyler karalar, ordugâha yollar. O kağıtta ne yazılıdır bilemiyoruz, ancak hemen o gün çadırlar sökülür. Asya yollarına göç düzülür. 
EMİR SULTAN KİME GÖLGE? 
Ne hikmetse Anadolu halkı hep Emir Sultan Hazretleri ile Yıldırım Bayezid arasındaki menkıbeleri anlatır. Hâlbuki bu büyük veli Bâyezid’den ziyade Çelebi Mehmed’in yanındadır. Ankara savaşının ardından Anadolu çok karışır. Şehzedelerden Musa Çelebi, İsa Çelebi’nin üzerine yürüyüp Bursa’yı ele geçirir. Süleyman Çelebi ise Edirne’yi elinde tutar. Ancak bunlar devleti muhteşem günlerine döndürebilecek kıratta değildirler. Şehzade Mehmed iyi bir asker ve dirayetli bir liderdir. Ancak fitne çıkarmaktan çekinir. Çekilir köşesine işaret bekler. Allah dostları ne derse onu yapacak. İcabında kardeşlerinin emrinde çeri olacaktır. Bir gece rüyasında Murad-ı Hüdavendigar’ı görür, yanında Emir Sultan Hazretleri vardır. Dedesi önce bir kılıç verir, sonra yerinde duramayan kar renkli küheylanı gösterir “Haydi!” der, “Vazife sende!” Çelebi Mehmet hâlâ mütereddittir. Emir sultan bakışları ile cesaret verir ona. “Korkma!” der, “yanında biz varız!” İşte Çelebi Mehmed bu işaret üzerine yola çıkar ve tabiri caizse Osmanlı Devletini silbaştan kurar. Tarihçilere sorarsanız Çelebi Mehmed’in başardığı iş Osman Gazi’ninkinden aşağı değildir. Emir Sultan vefatından sonra da büyük hürmet görür. Meselâ Yavuz Selim, Mısır seferine çıkarken büyük velinin nurlu türbesini ziyaret eder, imdat diler. Kabirden çok net bir ses işitilir: 

-Ya Selim! Üdhulu Mısra İnşaallahü aminin. (Ey Selim. İnşallah Mısır’a emniyet içinde girersin!) 

…Ve öyle de olur! 
Kaynak: 

Huzura Doğru 

Bir Kıssa-Allah (Celle Celâluhü) İsyan Edene Böyle İyilik Yaparsa…

Bir Kıssa-Allah (Celle Celâluhü) İsyan Edene Böyle İyilik Yaparsa…
Zünnûn-i Mısrî (Radıyallâhü Anh) anlatıyor:

Bir gün Nil nehrinin kenarında yürüyordum. Bir akrep gördüm; haraket halindeydi. İnsanlara zarar vermesinden koktum; elime bir taş alıp onu öldürmek istedim. Akrep hızla kaçtı. Nil’in kenarında durdu. O sırada sudan bir kurbağa çıktı. Akrep onun sırtına sıçrayıp oturdu. Kurbağa suda yüzerek akrebi karşı sahile doğru götürmeye başladı. Ben de durumu merak edip suya daldım. Onlarla birlikte karşıya geçtim. Onları takibe başladım.
Kurbağa karaya çıkınca, akrep üzerinden indi. Biraz ileri doğru gitti. Orada sarhoş bir adam uyuyordu. Bir tane yılan da adamın etrafında dolaşıyor, onu sokmaya hazırlanıyordu. Akrep hızlıca yılanın üzerine atladı, onu öyle bir ısırıp soktu ki yılan olduğu yere yığılıp kaldı.
Ben varıp adamı uyandırdım. Adam korku ve heyecanla ayağa kalktı. Yanındaki yılanı görünce kaçmaya başladı. Ben,
“Korkma, onun sana zararı olmaz, seni ondan kurtaran oydu zaten” dedim ve ona olayı anlattım. Adam başını önüne eğdi, bir müddet düşündü, sonra başını göğe kaldırıp,
“Ya Rabbi, sen isyan eden benim gibi bir kula böyle iyilik ve ihsanda bulunursan, ya sana sürekli itaat eden kullarına nasıl iyiliklerde bulunursun kim bilir! Senin yüceliğine yemin olsun ki bir daha içki içmeyeceğim ve sana isyan etmeyeceğim” dedi. Sonra ağlayarak çekip gitti. Giderken şu manadaki beyitleri söylüyordu:
“Ey tembel kul, sen yatmış uyuyorsun; her şeye gücü yeten yüce Zat ise, seni nice tehlikelerden koruyor. Gözler uyuyup da o yüce sultandan nasıl gafil olur? Sen uyursun ama O’ndan sana hep nimetler gelir.”
alıntı