HASTAYA ŞİFA NAMAZI/BİR YERE NOT EDİN VE PAYLAŞIN!

HASTAYA ŞİFA NAMAZI  Her kim iki rekat namaz kılıp her bir rekatında Fatiha’dan sonra üç kere İhlâs Sûresi okur da namazı bitirince kıldığı yerde oturup kimseyle hiçbir şey konuşmadan bin kere:

“Ey acayip işleri eşsiz olan Allah! Ceza gününe kadar bana hayırla rahmet et” tesbihiyle zikirde bulunursa Allâh-u Subhânehü ve Te’âlâ ona yepyeni bir hayat bahşeder.

 (Muhammed ibni Hatîrüddîn, el-Cevâhiru ‘l-hams, sh:53-54)
2 rekat Allah rızası için namaz kılınıyor,

1. rekatta subhaneke Eüzü-besmele ile fatiha ve besmele okumadan direk 3 ihlas suresi okunacak

2. rekatta Eüzü-besmele ve fatiha ile başlanıp yine besmelesiz 3 ihlas okunacak
Namaz bitince kimseyle konuşmadan ve seccadeden kalkmadan
Tam 1000 kez  (sayıya dikkat edin, mühimdir, anahtarın dişleri gibi)

Aşağıdaki Tesbih Zikir Edilecek.
“Ya Bedi’al acaibi bil hayr irhamni ila yevmiddiyn” (1000)”
Duanın arapça okunuşu :

يَابَدِ يعَ الْعَجَاءِبِ، بِالْجَيْرِ ارْحَمْنِي أِلَي يَوْ مِ الدِّينِ

ANLAMI; Ey Acayip İ؛leri E؛siz Olan Allah! Ceza Gününe Kadar Bana Hayırla Rahmet Et
Tesbih Bitince Hasta Kendisine Veya Namaz Hangi Hasta’nın Niyeti İçin Kılınmı؛sa Onun İçin Dua Edecek.

Hz. Ali radıyallahu anh’a sorular ve müthiş cevapları

Bir zat Hz. Ali’ye (r.a.) gelerek;”Sana bazı sorular sormak istiyorum” dedi. Hz. Ali (r.a.) ona;

“Kırk tane de olsa sor” cevabını verdi. Bunu üzerine şöyle bir soru sordu:

“Vâcip nedir, vâcipten daha kuvvetlisi nedir? 

Yakın nedir, yakından daha yakını nedir? 

Tuhaf nedir, ondan daha tuhafı nedir? 

Güç ve çetin şey nedir, ondan daha güç olanı nedir?”

Bu sorulara karşılık Hz. Ali (r.a.) şöyle cevap verdi:

“Vâcip olan tövbedir, ondan daha kuvvetli vâcip günah işlemeyi terk etmektir. Yakın olan kıyamettir, ondan daha yakını ölümdür. Tuhaf olan dünyadır, ondan daha tuhafı dünya sevgisidir. Zor olan kabir hayatıdır, ondan daha zor olanı kabre azıksız olarak girmektir.”

PEYGAMBERİMİZDEN (sallallahu aleyhi vesellem), HAK EHLİNDEN BİZE HAYATIMIZLA İLGİLİ BAZI TAVSİYELER 

PEYGAMBERİMİZDEN (sallallahu aleyhi vesellem), HAK EHLİNDEN BİZE HAYATIMIZLA İLGİLİ BAZI TAVSİYELER 
Yataklarınızı, elbiselerinizi düzenli tutunuz, eşyaların düzenli olması güzeldir. Efendimizin bu konu üzerine tavsiyeleri bulunmakta, düşük enerjili varlıklar dağınıklıktan beslenirler. 

“Elbiselerinizi (çıkardığınızda onları güzelce) katlayın… Çünkü, şeytan katlanmış olarak bulduğu bir elbiseyi giymez, fakat katlanmamış/dağınık halde bulduğu bir elbiseyi giyer.” el-Mucemu’l-Evsat
İnsanlar evladlarına bakıcı tutuyorlar, o yavruların manevi kanalları açıktır, onlar melekler ile münasebetteler, onları namazında zikrinde olan, güzel ve iyi niyetler besleyen bakıcılara verin, bu noktada namaz zikir önemlidir,

Evladınızı her önünüze gelene öptürmeyin, her insanın kucağına vermeyin, yazıktır, karşıdaki insanın ruhaniyeti bebeğe aksedebilir. Bu nokta önemlidir.
Banyo yaptığınız yerde küçük abdest bozmayın. Banyonun 

Gusul abdesti alınan yer olduğunu unutmayın. Aklınız karışır, delirme tehlikesi vardır..

“Sizden biriniz banyo yaptığı yere idrar etmesin. Sonra bu idrar ettiği yerden abdest almasın. Vesvesenin çoğu bundan ileri gelir.” Tirmizî
Bismillâhirrahmanirrahim 

Lavabolarınızı logar bağlantılarını mutlaka tıpalarla kapayın. Evin bereketi, huzuru, parası, duyguları oradan logar kanalıyla akar gider. 

Klozetlerinizi kapalı tutmayı unutmayın. Tavsiyeye uyduğunuz zaman iç güdüsel olarak ne demek istediğimi anlarsınız.
Gün içerisinde evinizi mutlaka havalandırın, havalandırmak manen rahatlatır, yağmur yağdığında ortalığı Rahmet kaplar, o anlarda hafifden pencere açmak güzeldir, Sabah namazında hava şartları uygun olduğu vakitlerde evi havalandırmak berekettir.
Yemeklerinizin üstünü kapak vs kapatın, açıkta kalmasın. Besmelesiz yemek yapmak doğru değildir, yemeklerin kokusundan beslenen varlıklar olduğunu unutmayın. 

(Gece yatarken, su kaplarının ağzını ört, yemek kaplarının üstünü ört! Eğer kapayacak bir şey yoksa, Besmele çekerek bir çubuğu üstüne koy!) [Müslim]

(Gece kapları kapayın, boş kapları da kapatın veya ters çevirin!) [Buhari]
Evladlarınızı saatlerce çocuk arabasında gezdirmeyin arada bir kucağınıza alıp onu bu günün deyimiyle auranızla besleyin. çocuğa yollarda nazar vs ler etki eder zayıf bırakır, onları şifa ayetleriyle besleyin.
Evinizde çöp biriktirmeyin, çöpler bereketi götürür, düşük enerjili varlıklar çöplerden beslenir, destursuz çöp dökmeye gitmeyin.. Özellikle gebe hanımlar, lohusalıktaki hanımlar çöple fazla uğraşmasınlar.

“Müslümanlık temizdir, kirsizdir. Siz de temiz olun, temizlenin, Zira cennete temizler girer.”

“G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 1. cilt,”

Ey Müslüman! Bu yazı mutlaka okunmalıdır! TASAVVUFA SALDIRMAK, TUZAĞI YUTMAKTIR!

Bu yazı mutlaka okunmalı!
TASAVVUFA SALDIRMAK, TUZAĞI YUTMAKTIR!
Gelen felâketin farkında bile değiliz henüz: Balkan’lardan Kafkaslara, Afrika’nın içlerinden Hint-Pakistan altkıtasına ve Malay havzasına kadar hem Ehl-i Sünnet Omurga hem de Müslüman Sosyolojik Omurga çökertiliyor iki yüzyıldır.

Tarihte ilk defa, önce Vehhâbîler üzerinden, sonra da Selefîler üzerinden Hâricî mantığı, İslâm dünyasının omurgası hâline getiriliyor! İngilizlerin iki asırlık sinsi çabalarıyla! 

DİKKAT! AKÎDEVÎ, SİYASÎ VE SOSYOLOJİK MÜSLÜMAN OMURGA ÇÖKERTİLİYOR! 

Bu hâricî mantığının bin küsur yıllık panzehiri tasavvuf da hedef tahtasına yatırılıyor. Mezhepler, hadisler tartışmaya açılıyor, Hz. Peygamber’in (sav) konumu sarsılmaya çalışılıyor. 

Hem akîdevî hem siyasî hem de sosyolojik Müslüman omurga çökertiliyor. 

Akîdevî, siyasî ve sosyolojik Müslüman Omurga’nın bu topraklardaki bin yıllık kurucusu, taşıyıcısı ve koruyucusu tasavvufun hedef tahtasına yatırılması, Müslümanların intiharın eşiğine sürüklenmesiyle sonuçlanacaktır. Eğer bu yakıcı gerçeği göremiyorsak, ne’yi görüyoruz ve ne’yin mücadelesini veriyoruz ki biz bu topraklarda!

Son zamanlarda, tasavvufun da hedef tahtasına yatırılması, tarihin ruhunu da, İslâm’ı diri tutan, bugünlere taşıyan kaynakları da göremediğimiz, tuzağa düştüğümüz anlamına geliyor!

O yüzden ilim-irfan sahibi insanları, basirete ve ferasete davet ediyorum! Yoksa bu işin vebali büyük olacak ve bunun hesabını Huzur-u Rabbânî’de aslâ veremeyeceğiz!

İNGİLİZLERİN 2 ASIRLIK SİNSİ PLANLARI GERÇEĞE DÖNÜŞMEK ÜZERE…

Bin yıldır, tarihi iki aktör yapıyor: Müslümanlar ve Batılılar. Müslümanlardan biz, yanı bu topraklarda yaşayan insanlar. Batılılardansa, Cermenler, spesifik olaraktan Almanlar. Son iki asırdır, biz de tarihten çekildik; Almanlar da!

Son iki asırdır tarihi İngilizler›le -özellikle ABD›deki- Yahudiler yapıyor: İki Sanayi Devrimi’ni İngiliz’ler yaptılar. Üçüncüsünü (bilişim devrimini) ise ABD’deki Yahudiler. 

Şu ân cârî küresel sistemi, kapitalist düzeni, ekonomi-politik ve stratejik mekanizmayı kuranlar, işletenler, esas itibariyle İngilizler. İngilizler, iki büyük dünya savaşından sonra geri çekildiler ama çeyrek asırdır yeniden geliyorlar! 

Özellikle de İslâm dünyasının sınırlarınıİngilizler çiziyor yeniden sinsice yöntemlerle. İslâm dünyasının sorunlarının sürgit kangrene dönüşmesinde de İngilizlerin iyi düşünülmüş, sinsi stratejileri belirleyici roller üstleniyor! 

Terör örgütlerini icat edenler; meşrep, mezhep, kavmiyet çatışmasının tohumlarını ekenler ve haritaları yeniden çizenler İngilizler!

BÜYÜK OYUN BİZİM ÜZERİMİZDEN SAHNELENİYOR!

Şunu iyi bileceksiniz: İngilizler, 100 yıllık büyük oyun’u bizim coğrafyamız üzerinde sahneliyorlar! Bu coğrafyanın sahipsiz olduğu için kolaylıkla karıştırılacağını, daha da önemlisi nasıl karıştırılabileceğini en iyi İngilizler biliyorlar. 

Hem İslâm’ın yeniden tarih sahnesineçıkmasının durdurulması hedefi hem de bunun sonucu olarak geleceğin tarihinin yine buradan yapılabileceği gerçeği, İngilizlerin temel stratejileri. 

O yüzden İngilizler, iki asırdır, İslâm dünyasının her yerinde, adım adım hâricî mantığını, Müslüman toplumların omurgası hâline getirmeyi neredeyse başarmış durumdalar. 

Bugün selefsizlik demek olan neo-selefîliküzerinden bütün İslâm dünyasında hızla yayılan bu hâricî mantığına dayalı İslâm anlayışı, ruhsuz, her türlü kullanıma, her türlü kışkırtılmaya elverişli bir İslâm anlayışı! İslâm’ın gelişini bizzat bu tür ruhsuz İslâm anlayışıyla durdurmayı amaçlıyor İngilizler.

Bu yeni hâricî mantığının tek panzehiri var: Anadolu’yu binyıldır sulayan, ilim, irfan ve hikmet sütunları üzerinden teşekkül eden, Hint ve Afrika tasavvufunun aşırılıklarından, iğretiliklerinden arınmış bir tasavvuf anlayışı bu.

Tarihte, tarihin hiç bir döneminde, hâricî mantığı, Müslüman toplumların omurgası hâline gelmemişti, gelememişti. Ama gökkubbemizin çöktüğü, İslâm dünyasında Ehl-i Sünnet Omurga’nın yegâne koruyucusu, garantisi Osmanlı’nın çökertildiği ve İslâm dünyasının paramparça edildiği içinden geçtiğimiz iki yüzyıllık ikinci büyük medeniyet krizi döneminde, İngilizler, İslâm dünyasında yaşanan bu buhranı ve boşluğu çok iyi değerlendiler: Tarihte ilk kez, hâricî mantığını Müslüman toplumların omurgası katına yükseltmeyi başardılar!

SAPMALARIN PANZEHİRİ TASAVVUFTUR…

Özetle: İki asırlık bu İngiliz projesi, son çeyrek asırda bizim basiretsizliğimiz yüzünden meyvelerini vermeye başladı.

Önce Vehhâbîler üzerinden Osmanlı çökertildi. Sonra Selefîler üzerinden hâricî mantığı İslâm dünyasının omurgası hâline getirildi. Şimdi mezhepleri, hadisleri, tasavvufu hedef tahtasına yatırarak İslâm dünyasını akîdevî olarak perişan etmek istiyorlar!

İki asırlık kapitalist dünya düzeninin kurucusu İngilizler, İslâm’ın yeniden tarih sahnesine çıkmasını engelleyebilmenin en önemli yolunun Müslüman akîdevî, siyasî ve sosyolojik omurgayı çökertmekten geçtiğini, hâricî mantığının önünde kale gibi duracak yegâne kaynağın da tasavvuf olduğunu çok iyi biliyorlar. 

Tasavvuf çökertilirse, akîde de, siyasî şuur da, sosyolojik Müslüman omurga da kendiliğinden çatırdar: Mezhepler tartışmaya açılır, hadisler ve Efendimiz devre dışı bırakılır, hem hâricî mantığı / düz mantık hızla yayılır hem de önüne gelen Kitabı kafasına göre yorumlar: Böylelikle tutunacak dal kalmaz. Akîdevî sapmalar, savrulmalar, Müslüman toplumların İslâm’la irtibatlarını koparmalarına yol açar; ortaya seküler, protestanlaşmış, herkesin kafasına göre icat edeceği, yorumlayacağı sahte bir din çıkar!

Tasavvufî anlayışın yanlışlıkları yok mu? Olmaz olur mu? Ama tasavvuf, İmam-ı Rabbânî, İmam Gazâlî örneklerinde görüldüğü gibi, kendi tenkidini, en iyi şekilde kendisi yapar ve sapmaların önüne kendisi geçer. 

Sözün özü: Tasavvuf, hem hâricî mantığının yegâne panzehiridir, hem de insanın nefs terbiyesinin ve tezkiyesinin yegâne melcei. O yüzden basiret ve feraset lütfen, diyorum. Vesselâm.
Yusuf Kaplan

ANNELER GÜNÜ HAKKINDA(nereden gelmiştir)…

ANNELER GÜNÜ HAKKINDA…
1907 yılında Philadelphia’da Ana Jarvis adında bir kadın, ulusal bir Anneler Günü için kampanya başlattı. Bayan Jarvis, West Virginia eyaletinde annesinin bağlı olduğu kiliseyi, annesinin vefatının 2. yıldönümü olan mayısın 2. pazarında, Anneler Günü’nü kutlamaya ikna etti.

Anneler Günü bir hristiyanın çıkardığı gün olup ve onların adetleri haline gelmesi açısından kutlanması doğru değildir.
Batı icadı bu günlere biz Müslümanların ihtiyacı yoktur. Bu günler özellikle alışveriş çılgınlığını körüklemek amacı taşımaktadır. Müslümanların uyanık olması gerekmektedir.
Hayattayken annesine ilgisiz kalan ve zulmeden Amerikalı bir kadının güya annesinin ölümünden sonra pişman olduğu mayıs ayının 2. pazar gününü Anneler Günü olarak kutlamaya başlaması trajikomik bir vakıadır.
Biz Müslümanlar ise, dinimizin emri gereği anne ve babalarımızı hergün doya doya sevmenin ve anmanın mutluluğunu yaşamalıyız.
   Çünkü biz, beş vakit namazlarımızda anne ve babamıza: 

    “Rabbenağfir-lî ve li-vâlideyye ve lil-mü’minîne yevme yekûmul hisâb. = Rabbim! Kıyamet gününde beni, anamı babamı ve mü’minleri bağışla!” (İbrâhim sûresi: 41) duasını okutmadan selam verdirmeyen yüce İslam Dininin müntesipleriyiz. Medine-i Münevvere’de annesinden uzun müddet ayrı kalma izni alamadığı için Resûlullah (S.A.V.) Efendimizi göremeden dönen (efendimiz sav’i göremediği için sahabe olamayan) Yemenli Veysel Karani’leri (Anne sözü dinlemek ona Peygamber hırkası giydirmiştir/Resulullah sav; vefatından sonra hırkasını Veysel Karani’ye vasiyet etmiştir) örnek alan bir milletin evlatlarıyız.
   Evet, biz Müslümanlar, cennetin ayakları altına tahsis edildiği anne ve babalarımızı senede bir gün değil her gün defalarca anmalıyız.
Bilinçli Müslüman olma duasıyla…
Alıntı

Bir kıssa-Sevdiğine kavuşmak için mağarada 40 gün aralıksız zikre duran çobanın kıssası

Sevdiğine kavuşmak için mağarada 40 gün aralıksız zikre duran çobanın kıssası
Henüz yirmisinde olan genç bir çoban… Bir kıza gönlünü kaptırmış, o derece aşık olmuş ki, sevdiğinden başka bir şey düşünemez, derdini kimseye anlatamaz olmuştu.

–Ne haldesin, sana ne oldu? diyenlere mahzun bir tebessümle bakar, hiçbir şey söylemezdi. Onun bu hali çevresinde bulunan herkesi merak içinde bırakmıştı. Onun derdini birlikte çobanlık yaptıkları yakın arkadaşından başka kimse bilmezdi. İki arkadaş gündüzleri köyün koyunlarını güder, geceleri de kaldıkları tek oda bir kulübede yaşarlardı.
Günlerden bir gün, günlük işlerini yapmış, kulübelerine dönmüşlerdi. Aşık olan çoban her zamanki gibi kulübelerinin az ilerisindeki bir kaya parçasının üzerine oturmuş, yaşlı gözlerle güneşin batışını izlemektedir. Diğer çoban da akşam yemeği için hazırlık yapmaktadır. Tam bu esnada kulübelerinin önüne gelen bir ihtiyarın sesi duyulur.
–Hey delikanlı!
Aşık çoban ihtiyarı duyacak durumda değildir. İhtiyar birkaç defa seslenir ama aşık çobanın duyacağı yoktur. Dışarıdan gelen sesi işiten diğer çoban kulübeden dışarı çıkınca ihtiyar bir adam karşılaşır.

–Buyrun efendim! Bir şey mi istediniz?

İhtiyar:
–Evladım! Ben yolcuyum, susadım, bana içecek biraz su verir misin?

Genç içeri girer, su kabını eline alarak ihtiyara verir. İhtiyar bir yandan suyu yudum yudum içerken, bir yandan da ileride duran genci görmüş ve dikkatini çekmiştir. Birkaç defa seslenmesine rağmen sesini duyuramadığından sağır mıdır diye de merak eder.

İhtiyar sorar:
–Arkadaşın hasta mıdır?

Genç:
–O gecelerini uykusuz geçirmektedir. Kendine bakmıyor, yemesi, beslenmesi çok düzensiz… Kızdan başka hiçbir düşüncesi yok. Uykusu kız, yemesi kız, içmesi kız, çevresi kız, onun her şeyi kız olmuş… Aşk bu olsa gerek.

Genç çobanı dikkatle dinleyen ihtiyar sorar:
–Arkadaşın kime âşık olmuş?

Çoban:
–Valinin kızına.

İhtiyar şaşkındır, az ileride konuşmalardan habersiz bir kaya parçasının üzerinde oturan gence baktı. Saçı sakalı birbirine karışmış, zayıf çelimsiz bir genç hali vardı.
Aşık çobanın arkadaşı:
–Efendim! Ben ona çok söyledim. Sen kim, valinin kızı kim? Senin neyine valinin kızına âşık olmak, ama dinletemedim.

İhtiyar:
–Çağır bakalım şu âşık çobanı da bir de onunla konuşalım.

Genç çoban arkadaşının yanına gider ve birlikte ihtiyarın yanına dönerler. Aşık çoban ihtiyarın yanına gelince, durumun çok daha vahim olduğu gözlerden kaçmamıştır. Genç çobanın ayakta duracak takati yoktur.
İhtiyar:
–Evladım bu halin nedir? Üzülme, çaresi olmayan dert, şifası olmayan hastalık yoktur, dedikten sonra derin düşüncelere dalar gider. Kısa bir sessizlikten sonra, ihtiyar, çobanlara yere oturmalarını söyledikten sonra anlatmaya başlar.

Kapılarına kadar gelen bu alim zat, devrin valinin danışmanlarından biriymiş. Uzun yıllardır, vali her sıkıntıya düştüğü meselede ilk danıştığı bu ihtiyar alim olurmuş. Vali bu ihtiyarı çok sevmiş, onu kendine danışman yaparken bir istekte bulunmuştu: “Benim danışmanım olduğunu kimseye söylemeyeceksin, falanca dağın eteğinde bir kulübede yaşayacaksın, ben seni çağırınca geleceksin.” O zamanlar genç olan bugünün ihtiyarı, valinin talebini kabul etmiş ve yılladır dağın eteğindeki kulübesinde tek başına yaşıyor, boş zamanlarını da gül satarak geçiriyordu. Valinin onu sevdiği gibi o da valiyi çok seviyordu. Bu yaşantıya sırf valiyi sevdiği için katlanmıştı.

İhtiyarı dinleyen gençler şaşkındır, hele aşık çoban şaşkınlıkla birlikte içinde ümit ışıkları yanmaya başlamıştır. Nihayet valiyle yakınlığı olan birine rastlamıştır.
Aşık genç sorar:
–Benim derdime bir çare bulabilir misin?

İhtiyar alim:
– Dediklerimi harfiyen yaparsan elbette demiş.

Aşık genç hemen:
– Elbette demiş her şeyi hemde ne istersen her şeyi yaparım demiş, çok zayıf olan ümitlerinin yeşermesiyle sevinçten birden canlanmış, yüzüne tekrar renk gelmiş ve can kulağı ile dinlemeye başlamış.
İhtiyar alim:
–Benim kaldığım kulübenin üst kısmında bir mağara var, sen oraya çekileceksin

Kırk gün hiç dışarı çıkmadan Allah, Allah diye zikirde bulunacaksın.
 Ne duyarsan duy, ne görürsen gör vazgeçmeyeceksin, sana gelenlere itibar etmeyeceksin, hatta vali bile gelse, dünyayı sana teklif etseler dahi itibar etmeyeceksin işte o zaman muradın gerçek olacak.
Her şeyi yapmaya hazır olan aşık genç iyice şaşırmıştır, bu iş bu kadar kolay mıdır?
Aşık genç:
–Gerçekten bu kadar kolay mı? Ben şimdi elime tespihimi alacağım, mağarada kırk gün Allah lafzı celili ile zikir çekeceğim, sonra sevdiğime kavuşacağım, öyle mi?

İhtiyar alim:

–Evet, bana inan ve dediklerimden çıkma yeter demiş sadece.

Çoban sabahı beklemeden, arkadaşıyla vedalaşarak ihtiyarla birlikte hemen yola koyulur. Birlikte yol alırken çobanın morali yükselmiş, yüzüne renk, ayaklarına kuvvet gelmişti. İhtiyar, çobana mağaranın kapısına kadar eşlik eder. Kapıda çoban ile ihtiyar vedalaşırlar. Çoban hemen içeri girer ve Allah zikrine başlar. 

Niyetini valinin kızına, dilini de Allah’ın zikrine yöneltir.
Aradan birkaç gün geçmiştir, çoban zaruri ihtiyaçlarının dışında sadece zikirle meşgul olmaktadır. Çoban mağarada zikirle meşgul olurken, civar köylerde bir söylenti kulaktan kulağa dolaşmaya başlamıştır bile. Herkes birbirine şöyle diyordu: “Şu dağdaki mağaraya keramet ehli bir derviş yerleşmiş, gece gündüz zikirle meşgul olmaktadır.” Söylenti artarak devam etmiş, sadece yakın köylere değil, zamanla kasabaya, oradan da ülkenin her tarafına yayılmış. Söylenti her yayılışta, bire bin katarak abartılıp çobana birçok kerametler izafe edilir.
Çobanın mağaraya çekilmesinin üzerinden bir ay geçmişti ki, bir gün arkadaşı çoban onu ziyarete gelir. Mağaradaki kendini zikre o kadar vermişti ki, arkadaşının geldiğini fark etmemiştir. Seslendikten sonra ancak kendine gelebilmiştir. Kısa bir hasret gidermeden sonra, arkadaşı mağaradan ayrılır ve çoban zikre devam eder.
Kırk günün dolmasına üç–beş gün kalmıştı ki, çobanın şöhreti bütün ülkeye yayıldı. O kadar duyuldu ki; sarayda bile konuşulur olmuştu. Derken vali de derviş haberini duyar. Bir gün vali, yardımcısı ile bu meseleyi konuşur.Vali:
–Böyle Allah dostlarının yanımızda olması bize çok büyük faydalar sağlar.
Yardımcısı:
–Efendim! Elimizi çabuk tutalım, zikir ehli bir yerde fazla durmaz, onlar dünyayı dolaşırlar, bu dervişi saraya alıp, burada ikamet ettirelim.

Vali:
–Güzel düşündün, var git dervişi al saraya getir.

Validen talimatı alan derviş doğruca dağın yolunu tutar. Yanındakilerle birlikte çobanın yanına varır. Durumu çobana anlatır, çoban teklifi kabul etmez. Çoban direkt olarak valinin kızını kendisine teklif edileceğini bekliyordu. Valinin yardımcısı, çobanı valiye götürmek için her ne teklif yaptıysa, kabul edilmez. Üzgün bir şekilde saraya döner.
Vali, yardımcısından olanları öğrenince üzülür.

Valinin yardımcısı:
–Efendim! Allah dostları dünya malına değer vermez. Derviş Efendi de bunun en güzel örneği oldu, der.

Yardımcısını dinleyen Vali, bir de kendisi gitmeye karar verir. Hazırlık yaptırır ve yola çıkarlar. Vali dağdaki çobana giderken ihtiyar danışmanına haber salmış, onu da yanına almıştı. Vali mahiyeti ile çobanın bulunduğu mağaranın kapısına gelir.
Tevafuk bu, valinin mağaraya geldiğinde çoban inzivadaki kırkıncı gününün içindeydi. Vali, zikir halindeki çobana tekliflerini yapar. Çoban sessizce dinler, vali bitirince, çoban zayıf ve kısık bir sesle “hayır istemem” der.
Vali de, mahiyeti de şaşkındır. Bu teklifler öyle kolay kolay reddedilecek teklifler değildir. Orada bulunanların hiçbiri bu işe bir anlam veremez. Herkes bu durumu aşık çobanın maneviyatının yüksekliğine bağlar. Valiyi reddetmesi, çobanın itibarını kat kat arttırmıştır. Orada bulunanların içinde işin özünü bilen, sadece ihtiyardır.
İhtiyar danışman valiye der ki:
–Efendim! Bu derviş Efendiyi kızınızla evlendirirseniz, amacınıza ulaşırsınız.

Vali:
–Kabul eder mi?

İhtiyar:
–Edebilir, bir deneyelim, der.

Dünya malına meyletmeyen böyle bir dervişi kendi yakınına almak fikri valinin hoşuna gider. O sırada valinin mağaradaki dervişi ziyaret ettiği haberi çevre köy ve beldelere ulaşmış, haberi duyan dağa akın eder. Kısa zamanda dağda kalabalık bir insan topluluğu meydana gelir.
Vali ile ihtiyar danışmanı arasında bu konuşma geçerken, gün akşam olmuş, güneş batmak üzeredir. Aşık çobanda huşu içinde zikrine devam etmektedir. Vali ve danışmanı dervişe doğru ilerlerler.
Vali bu teklifi yaparken, aşık çobanın çoban arkadaşı da mağaranın kapısına kadar gelebilmiş, sevinci yüzünden okunuyordu. Arkadaşı kaç yıldır hasretini çektiği sevdiğine kavuşacaktı. İhtiyar da umutluydu, çobanın bu mağaraya hangi gaye için kapandığını biliyordu.
Mağaranın kapısında çobana öneriyi yapar:
–Derviş Efendi, seni kızımla evlendireyim.

Bunu duyan çobanın arkadaşı da, alim ihtiyarda çobanın hemen kalkıp teklifi kabul etmesini beklerken, çok farklı bir durum olmuştu.
Çobandan gelen ilk tepki bu sefer çok yüksek bir sesle Allah (c.c) lafzı duyulmuştu ve çoban ayağa fırlamıştı. Vali bu teklifi yaptığında güneş batmış, ufukta batan güneşin bıraktığı kızıllık vardı. Bu sesle vali de dahil herkes teklifi kabul ettiğini düşünmüştü ama çoban elindeki tespihi yavaşça cebine koydu ve yerine oturdu.
Herkes pür dikkat ne diyeceğini beklerken,
Çoban:
–Hayır efendim, kızınızla da evlenmek istemiyorum.

Şaşırmak sırası, ihtiyar danışmanda ve çobanın arkadaşındaydı. Nasıl olur? Çoban bu mağaraya valinin kızını alabilmek için kapanmıştı.

Dağ derin bir sessizliğe bürünmüştü. Herkes hayret içindeydi, bu dervişin gerçek manada Allah dostu olduğuna kimsenin şüphesi kalmamıştı. Çünkü ona yapılan teklifleri kimse reddedemezdi. Hele çobanın arkadaşı bu işe iyiden iyiye bu işe şaşırmıştı. Öyle ya Valinin kızını elde edebilmek için neler çekmişti, neredeyse hayatını kaybedecekti. Şimdi ise bunu elde etti, ama kabul etmiyordu.
Aşık çoban üzgün bir eda ile kafasını iyice eğerek. Ben sadece kırk gün valinin kızına kavuşmak için Allah dedim. Rabbim ise buna rağmen zikrinin hürmetine valiyi, mahiyetini ve hayal edemediğim kadar mal varlığını, ayrıca şu kadar insanı ayağımın önüne serdi.
Ben ne yanlış yoldaymışım. Keşke ben valinin kızı için değil de, Allah için Allah demiş olsaydım demiş ve bir kaç defa daha yüksek sesle Allah Allah diye zikrederek son nefesini verdi.

Her farz namazının arkasından okuyorsun. Ama ne olduğunu biliyor musun?

Resulullah (sav) buyurdu ki; “Her kim Rûm Suresinin şu 3 ayetiyle (17-18-19)Saffat Suresinin son üç ayetini(180-181-182):
“Subhâne rabbike rabbil izzeti ammâ yasifûn.Ve selâmun alel murselîn. Vel hamdu lillâhi rabbil âlemîn.”

Her namazdan sonra okursa, gökteki yıldızların, yağmur damlalar 

ağaç yapraklarının, yerdeki toprakların sayısınca kendisine

 sevap yazılır;

öldüğünde ise kabrinde her iyiliğine karşı on sevap daima kendisine

 ihsan edilir.”(Ruhul-Beyan: 3/12; Nesefî: 3/269