BUNLARI BİLMEK GÜZEL OLUR, SONSUZLUĞA YATIRIM OLUR!

BUNLARI BİLMEK GÜZEL OLUR, SONSUZLUĞA YATIRIM OLUR!

1. Biliyor musunuz: Ezan bittiğinde ettiğiniz dualar kabul olur…*Öyleyse kendinizi ezan okunurken duadan mahrum etmeyin, hem ezanı tekrarlayın hemde meşhur ezan duasını okuyun*

2. Biliyor musunuz: Namaza durduğunuzda günahlarınızın nereye konulduğunu biliyor musunuz?*

*Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyurdular ki;*

*Allahın kulu bütün günahları ile namaz için kalktığında günahları başının üstüne ve boynuna koyulur. Kul her rüku ve secde yaptığında günahları dökülür.*

*Öyleyse ey namazı acele ile kılan, rüku ve secdesini kısa tutan bu  fırsatı kaçırma rüku ve secdelerini uzun tut ki günahlarından kurtulasın…*
3. Biliyor musunuz: İyilikle tanınan bir kadın öldükten sonra mezarından gül kokuları yükseldi.  Kocası eşinin her Akşam yatmadan önce “Mülk Suresi “mutlaka okuduğunu söylemişti.*

 *Öyleyse bu mübarek süreyi okumayı terketmeyiniz. Kabir azabından emanda olmak için bu amele devam ediniz.*

       

4.Biliyor musunuz: Her namazdan sonra okuyacağınız Ayet’el kürsü sayesinde cennet ile aranızda sadece ölüm engeli vardır*

 *Yani öldüğünüz zaman cennete gidiyorsunuz.*
5. Biliyor musunuz: Namaz bittikten sonra hemen yerinizden kalkmayın. 

*Oturun ve bekleyin  zira melekler Allah’ın huzurunda namaz kılan için dua ederler.*
ÖNEMLİ NOT:

*Her kim ezan vaktinde müzik  dinlerse  ölüm anında şehadet getiremez!*

*Hadisi Şerif*
*Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz , nasıl ölürseniz öyle diriltilirsiniz nasıl diriltilirseniz öyle haşrolursunuz.*

NİSAN YAĞMURU SUYU TOPLAYANLARIN DİKKATİNE!…

NİSAN YAĞMURU SUYU TOPLAYANLARIN DİKKATİNE!…Doğru olup olmadığını tesbit edemediğimiz bir uyarı geldi, birinin kafasından uydurduğu bir yorumda olabilir. Siz yine de tedbirli olun, suyu toplama zamanı zaten güneş takvimine göre 20 nisan civarında başlayıp mayıs ortalarına kadar devam ediyor. Bekleyin, o zamana kadar haberler netleşir.

Bize gelen uyarı aşağıdadır;
🚫⛔⛌☡☡☡☡

Dikkat arkadaşlar meteoroloji uyarıyor sakın nisan yağmuru diye suyunu içmeyin yağmurda kalmayın özellikle güney bölgelerindekiler.suriyeye atılan sarin gazı rüzgarlar vasıtasıyla atmosfere yayıldı civar ülkelerdede etkisi olabilir

Âdetli veya Lohusa Kadına Yasaklanan Şeyler/NAMAZ KILMAMANIN-ORUÇ TUTMAMANIN-mescide girmeme-Kur’an’a dokunmama V.S. DELİLİ

Âdetli veya Lohusa Kadına Yasaklanan Şeyler:


1. Namaz kılmak.
Âdetli veya lohusa kadının namaz kılması câiz değildir. Hz. Peygamber (s.a.s), Fâtıma binti Ebî Hubeyş’e “Hayız gördüğün zaman namazı bırak ve hayız hâlin sona erince, kanı temizleyerek guslet ve namaz kıl.” buyurmuştur. Buhâri’deki rivâyet şöyledir: “Âdetin devam ettiği sürece namazı bırak, sonra boy abdesti al ve namaz kıl.” (Buhâri, Hayz, 19, 24, Vüdû, 63; Müslim, Hayz, 62; Ebû Davûd Tâhâret, 109).
Âdetli kadın, kılamadığı namazı kaza etmez, orucu ise kaza etmesi gerekir. Hz. Âişe (r.anha) şöyle demiştir: “Biz Rasûlullah (s.a.s) devrinde âdet görüyorduk. Namazı kaza etmekle emrolunmadığımız halde, tutamadığımız orucu kaza etmekle emrolunuyorduk.” (Buhârî, Hayz, 20; Ebfı Dâvud Tahâre,104; Tirmizî, Savm, 67; Nesaî, Hayz,17; Siyâm, 64).

2. Oruç tutmak.
Âdet gören veya lohusa olan kadın oruç tutmaz. Delil yukarıdaki Hz. Âişe hadisidir. Ancak oruç borcu, onların üzerinden düşmez, kaza etmeleri gerekir.

3. Tavâf.
Hz. Peygamber (asv), hac sırasında âdet gören Âişe (r. anhâ)’ye şöyle buyurmuştur: “Hayız gördüğün zaman, temizleninceye kadar Beytullah’ı tavaf dışında hacıların yaptığı diğer hac ibadetlerini yap.” (Buhârî, hayz,1, 7, Hacc, 71, Edâhî, 3, 10; Müslim, Hacc,119,120; Ebû Davûd, menâsîk, 23).

4. Kur’an-ı Kerîm okumak.
Mushafa el sürmek ve onu taşımak. 
“Ona (Kur’ân’a) tam olarak temizlenmiş olanlardan başkası el süremez” (Vâkıa, 56/79) Hz. Peygamber (asv) şöyle buyurmuştur: “İddetli kadın ve cünüp olan, Kur’ân’dan hiç bir şey okuyamaz.” (Tirmizî, Tahâre, 98; İbn Mâce, Tahâre, 105).
Hanefilere göre, bir kılıf içindeki Kur’ân’a el sürmek ve taşımak hayızlı ve cünüp için mümkün ve câizdir. Yine ilimle uğraşan kimse, tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarını zarûret yüzünden elbisesinin yeniyle veya eliyle tutabilir. Kur’ân yapraklarını abdestli çevirmek müstehaptır. Yine bu yaprakları okumak için bir kalemle çevirmek de câizdir. (ez-Zühaylî, el-Fıkhu’l İslâmî ve Edilletuh, I, 471).

5. Mescide girmek, orada eğleşmek ve itikâfa çekilmek.
Hadiste şöyle buyurulur: “Hiç bir hayızlı veya cünüp mescide giremez.” (İbn Mâce, Tahâre, 92; Dârimî, Vudû’,116). Şâfiî ve Hanbelîler, hayızlı ve lohusanın kirletmemek şartıyla mescitten, karşıdan karşıya geçmesini câiz görürler. Hz. Peygamber (asv)’in Âişe (r. anha)’ye böyle bir izin verdiği nakledilmektedir. (Müslîm, Hayz, I1-13; Nesâî, Tahâre, 172, Hayz, 18; İbn Mâce, Tahâre, 120).

Alıntı/sorularla islamiyet

HAYIZLI VE LOHUSA KADINA HARAM OLAN ŞEYLER

   Delilleri ile açıklayacağımız Hayız ve lohusalık sebebiyle haram olan şeyler şöylecedir:

Bütün namazlar, Tilavet secdesi,

Oruç tutmak,

Mushafa dokunmak, Kur’an okumak

Tavaf,

Mescide girmek, İtikaf, 

Cinsel ilişki

Talak
   Bir takım kişiler, hayızlı kadına haram olan bazı şeylerin Hazreti Aişe’nin kendi görüşü olduğunu, müctehidlerin de bunu delil olarak aldığını söylüyorlar. Bu kişiler hazreti Aişe’ye de böylelikle iftira ediyorlar. Çünkü o kendi uydurduğu bir dini değil, Resulüllah’ın emrettiği dini yaşıyordu. Kaldı ki Resulüllah Efendimiz de fıkıh konusunda onu yetkilendirmiş ve dinin ondan öğrenilmesini istemişti.
   Ebû Mûsa el-Eş’arî Hazretleri bu gerçeği şu ifadelerle anlatıyor:“Resûlullah’ın ashâbı olarak bize hangi konu zor gelse, onu alır Âişe’ye arz ederdik ve görürdük ki o konuyla ilgili onun yanında, bu problemi de çözecek bir bilgi mutlaka var!” (Tirmizî, Menâkıb 63)
   Bunu beyan ettikten sonra gelelim bu hükümlere ve delillerine.


1-NAMAZ KILAMAZ

   Fatıma binti Ebu Hubeyş rivayet ettiği hadis bu konuda delildir: “Ay başı geldiğinde namazı bırak.” (Buhari, Müslim, ebu Davud, Tirmizi, Nesei, Aimam-ı Ahmed)
   Namazın farzıyeti sakıt olur (düşer) ve kaza edilmez. Bu konuda ulema görüş birliği içerisindedir. Çünkü hazreti Aişe (Radıyallahu anha) şöyle rivayet etmiştir: “Resulüllah (Aleyhisselam) döneminde ay başı olurduk da orucu kaza etmemiz emredildiği halde, namazı kaza etmemiz emredilmedi.” (Kütüb-i Sitte sahipleri ve İmam-ı Ahmed rivayet etmiştir)
2- ORUÇ TUTAMAZ

   Ay başı ve loğusa olan kadının oruç tutması haramdır. Sıhhatine de mani olur. Bunun delili yine yukarıdaki Hazreti Aişe Radıyallahu anha’nın rivayetidir. Bu, onların aybaşı iken oruç açtıklarının delilidir. Şu kadar var ki, orucun kazası ay başı olandan da, loğusa olandan da düşmez. Her ikisi de namazı değil orucu kaza ederler; çünkü aynı hadis bunun böyle olmasını gerektirmektedir. Çünkü oruç senede bir defadır. Onun kazasında herhangi bir zorluk olmayacağından kazası düşmez. 

   

   Buhari’nin başka bir rivayetinde: Peygamber Aleyhisselam kadınlara şöyle dedi: “…. ay başı olduğunuz zaman namaz kılmaz ve oruç tutmaz değil mi?” kadınlar: “Evet, deyince hazreti peygamber şöyle buyurdu: “İşte sizin bu durumunuz da kadının dinindeki noksanlıktandır.” (Buhari)


3- TAVAF YAPAMAZ

   Hazreti Peygamber Aleyhisselam, Hazreti Aişe’ye şöyle demiştir: “Aybaşı olduğun zaman haccedenlerin yaptıklarını yap! Şu kadar var ki, temizleninceye kadar Beytullah’ı tavaf etme” (Buhari, Müslim) Bunun bir diğer sebebi de Beytullah’ı tavaf etmenin tahareti gerektirmesidir. Ay başı olan kadının tahareti sahih değildir.
4- KUR’AN OKUYAMAZ, MUSHAFA DOKUNAMAZ VE TAŞIYAMAZ

   Cünüplük halinde olduğu gibi aybaşı ve lohusalık halinde de bu fiiller yasaktır. Çünkü şanı yüce Allah: “Ona ancak temizlenmiş olanlar dokunur.” (Vakıa 79) diye buyurmuştur. Diğer taraftan Peygamber (Aleyhisselam) da şöyle buyurmuştur: Ay başı olan da cünüp olan da Kur’an’dan her hangi bir şey okumaz.” (Tirmizi, ibni Mace, Beyheki İbni Ömer’den, Darakutni hazreti Cabir’den rivayet etmiştir)
   Hanefiler, Kur’an-ı Kerim’e ondan ayrı ve bitişik olmayan bir kapak ile dokunma halini istisna etmişlerdir. Elbisesinin yeni ile dokunmak tahrimen mekruhtur. Çünkü elbisenin yeni, elbiseyi giyene tabidir. Şeriat kitapları ile meşgul olanların hadis, tefsir, fıkıh gibi kitaplara elbisesinin yeni ile tutmasına ruhsat verilmiştir. Ancak onlara temas etmek mekruhtur. Çünkü genellikle bunlarda Kur’andan ayetler bulunur.Müstehap olan Kur’an sayfalarının ancak abdestli olarak çevrilmesidir. Cünüp, aybaşı ve loğusa olanların Kur’an-ı Kerime bakması caizdir. Çünkü cünüplük göze hülul etmez.
5 – MESCİDE GİREMEZ

   Mescide girmek, durmak, itikafa girmek, abdestli olsa dahi bu yasaktır. Çünkü Peygamber Aleyhisselam: “Ben hayızlı ve cünüp olan kimseye mescidi helal kılmıyorum.” (Ebu Davud) buyurmuştur.
   Bu haldeki bir kadının hem namaz kılması, hem camiye girmesi yasaklanmışken bir takım insanların hayızlı kadınların bile bayram namazı kılabileceğini söylemesi cehaletten kaynaklansa gerek.
6- CİNSEL İLİŞKİYE GİREMEZ

   Henbelilerin dışındaki cumhura göre göbek ile diz kapağı arasından faydalanmak haramadır. Allah’u Teala: “Ay başı iken kadınlardan uzak durun ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın.” (Bakara 222) buyurmuştur. Burada uzak durmaktan kasıt, cinsel ilişkide bulunulmamasıdır. Bu hükmün diğer bir delili ise: Peygamber Efendimizin: “Aybaşı iken hanımımdan bana helal olan nedir?” diye soran Abdullah b. Sa’d’e: “İzarın üstü sana helaldir.” Demesidir. (Ebu Davud, Hizam b. Hakim’den, o da amcası Abdullah b. Sa’d’den rivayet etmiştir. Ebu Davut, ikrime’den, Buhari ve Müslim de hazreti Aişe’den rivayet etmiştir)
   Hanefilere göre: Adet kanı on günden önce kesilecek olursa gusül veya teyemmüm etmedikçe kadınla cinsel ilişki kurmak veya göbek ile diz kapağı arasındaki bölgeden faydalanmak helal olmaz; gusletmesi veya şartları gerçekleşmişse teyemmüm etmesi gerekir. Gusledip teyemmüm ettikten sonra esah olan görüşe göre onunla (gusül ve teyemmüm ile) namaz kılmasa dahi helaldir. Çünkü kan bazen çok gelir bazen de kesilir. Kesildiği kanaatinin üstün gelmesi için gusletmek kaçınılmazdır.
   Şayet gusletmeyip üzerinden tam bir namaz vakti geçecek olursa ve bu süre içerisinde gusletmek, elbiselerini giymek ve namaz için iftitah tekbiri alabilecek bir vakit kadarlık bir süre bulur ve vakit çıktığı halde henüz namaz kılmamış ise yine de onunla ilişki kurmak helal olur. Çünkü böyle bir durumda namaz onun üzerine borç olarak sabit olur ve hükmen o temiz olmuş olur.
   Üç günden fazla, fakat adetinden daha kısa bir süre içersinde ay başı kanı kesilecek olursa adeti bitinceye kadar, gusletmiş olsa dahi kadına yaklaşılmaz. Çünkü Hanefilere göre adet içerisinde kan görmeme hali de aybaşı hali hükmündedir. Diğer taraftan adet içerisinde kanın tekrar gelmesi çoğunlukla görülen bir olaydır. O halde bundan uzak durmakta ihtiyat vardır.
   Aybaşı olan kadının kanı on günde kesilecek olursa -ki bu Hanefilere göre aybaşının azami süresidir- gusletmesinden önce cinsi ilişki caiz olur. Çünkü on günden fazla aybaşı söz konusu değildir. Bir kıraate göre: “Onlar iyice temizlenmedikçe onlara yaklaşmayınız.” Mealindeki ayette geçen “yattahharne” kelimesi şedde ile okunmuştur. Buradaki şedde ise, taharetten mübalağaya delalet etmektedir. Bu da fiilen gusletmekle mümkün olur, kanın kesilmesiyle değil.
   Kısacası Hanefiler, ay başı ve ona benzeyen lohusalık halinde gusletmeden önce cinsi ilişkiye iki durumda cevaz vermişlerdir Çünkü şanı yüce olan Allah (Celle Celaluhu): “Onlar temizleninceye kadar onlara yaklaşmayınız.” diye buyurmuştur. Burada “ta” harfi şeddesiz olarak okunursa temizlik hali cinsi ilişkinin haram oluşunun sınırını ifade eder. Diğer taraftan bu harfin şeddeli olarak okunması da söz konusu olduğu için, gusledinceye kadar ilişkide bulunmamanın müstehap olduğuna delalet eder.
   Sözü geçen iki halden birincisi: On günden daha kısa bir süre içerisinde kanı kesilen kadın üzerinden tam bir namaz vakti geçecek ve bu namaz vakti geçtiği halde namaz kılmamış olacak; ikinci hal ise on günde kanı kesilecek, yani ay başının azami süresi geçtikten sonra kanı kesilmiş olacak.
   Kadınlarda çoğunlukla görülen durum ise altı veya yedi gün sonra kanın kesilmesidir. Gusledinceye, namaz onun zimmetinde borç oluncaya kadar onunla cinsi ilişki caiz değildir. Bu ise az önce geçen durumun ifadesidir. Kanı, âdetinin azami süresinden sonra kesilen kadın ise, kanın kesilmesiyle birlikte helal olur. Eğer kanı, âdetinin asgari süresinde kesilecek olursa onun üzerinden tam bir namaz vakti geçmedikçe helal olmaz.
 7- TALAK (BOŞAMA)

   Aybaşı halinde iken talak haramdır. Ancak bu takdirde talak, bid’at talağı olup geçerlidir. Çünkü böyle bir durumda kadının aleyhine iddetin uzatılması söz konusudur ve Allah’u Teala’nın şu buyruğuna muhaliftir: “Kadınları boşadığınız zaman iddetleri vaktinde boşayın.” (Talak 1) İddete başlayacakları vakitte boşayın, demektir. Çünkü aybaşından geri kalan süre iddetten sayılmaz. O takdirde kadın, bekleme süresinin uzamasından dolayı zarar görür. Diğer taraftan Hazreti Ömer’den bize şu rivayet gelmiştir: “Kendisi hanımı aybaşı iken boşamış, Hazreti Ömer bunu Peygamber Aleyhisselam’a zikredince şöyle buyurmuştur: “Ona hanımına dönmesini emret. Ondan sonra hanımı ya temiz ya hamile iken boşasın.” (Müslim, ebu Davud, Tirmizi, Nesei, ibni Mace, Aihmed b. Hanbel)
   Kanın kesilmesinden ve ve gusülden önce talak ise helaldir. Böylelikle şunu anlıyoruz: Kan kesilecek olursa gusülden önce sadece oruç, talak ve temizlenme helal olduğu gibi eğer kadın suyu veya teyemmüm edecek toprak bulamayacak olursa, farz namazı kılması da helal olur.
   Orucun helal olmasının sebebi, bunun aybaşı sebebiyle haram olmasıdır. Hades dolayısı ile haram değildir. Bunun delili ise cünüp olan kimsenin orucunun sahih olmasıdır. Kadının aybaşı hali ise son bulmuştur.
   Boşamanın helal olmasının sebebi ise bunu haram kılan mana ve hususun (iddetin uzatılmasının) zail olmasıdır.
   Taharetin helal olmasının sebebi, onun zaten bu durumda taharet almakla emredilmiş olmasıdır. Farz olan namazla da aynı şekilde emredilmiştir.
   Koca hanımını aybaşı iken boşayacak olursa iddet başlamaz. Çünkü Allah’u Teala: “Boşanan kadınlar kendi kendilerine üç kur’ beklerler.” (Bakara 228) Kur’un bir kısmı ise kur’ değildir.
AYBAŞI VE CÜNÜPLÜK ARASINDAKİ FARK

   Aybaşı ve onun durumunda olana haram olan şeylerin, cünüp iken haram olanlardan daha fazla olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Başka bir takım farklar da söz konusudur.
   Cünüp olan kimsenin cünüplüğü ile oruç tutması caiz olduğu halde aybaşı ve loğusa olana caiz değildir.
  Cünüp kimse üzerinden geçen namazı ve orucu kaza eder, aybaşı ile onun durumunda olan ise namazı kaza etmez.
   Aybaşı ve lohusa halinde iken kadına yaklaşmak haramdır. Ancak cünüp olan bir kadına yaklaşmak haram değildir. Çünkü Yüce Rabbimiz: “Aybaşı iken kadınlardan uzak durun.” Diye buyurmuştur. Halbuki cünüplük halinde böyle bir hüküm varit olmamıştır.
Alıntı/ihvanlar.net

Her sabah kalkınca şunları yapmalıdır:

Her sabah kalkınca şunları yapmalıdır:


1- Kalkar kalkmaz Allahü teâlâyı anmalı!

2- Durumuna uygun şekilde giyinmeli!

3- Abdest almalı! Hep abdestli durmaya çalışmalı!

4- Namazı vaktinde ve noksansız kılmalı!

5- Rızkı Allahü teâlânın verdiğine inanıp helalden talep etmeli!

6- Allahü teâlânın taksimatına razı olmalı verdiklerine kanaat etmeli!

7- Allahü teâlâya tam tevekkül etmek.

8- Allahü teâlânın takdirine razı olarak sabretmeli!

9- Onun verdiği bütün nimetlere şükretmeli! En büyük nimet müslüman olmaktır.

10- Helalinden kazanıp helalinden yemelidir! 

(T. Gafilin)

Sünnet İnkârcılarına Cevap 1-2///Mustafa Özşimşekler hoca’dan

Sünnet İnkârcılarına Cevap 1
“Kur’ân’daki İslâm”, “Kur’ân Müslümanlığı” ve “Kur’ân’a dönüş” gibi benzer sloganlarla, sünnet ve hadis kabul etmeyip inkar eden; Müslümanların kafasında da bu konuda bir takım şüphe ve istifhamlar oluşturmaya çalışan sünnet inkârcılarına karşı, seneler evvel reddiye mahiyetinde birkaç makale yazmıştım.

Şimdilerde yine siz kardeşlerimizden bu konuda pek çok sorular alıyor ve sünnetin önemi hakkında bir yazı kaleme almamız husûsunda taleplerinizle karşılaşıyoruz.

Bizlerin de âcizâne gayret ve arzusu; Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat i’tikadı doğrultusunda hareket edip, elimizden geldiğince bu sapık fikirlere karşı gerekli ilmî müdafaanın yapılması ve bu yanlış görüş sahiplerine aldanılmamasıdır.

Dolayısıyla, ehemmiyetine binâen sizlerin bu yöndeki taleplerinize hassâsiyetle yaklaşarak, sünnet ve hadis münkirlerine reddiye mahiyetindeki yazımı inşallah tekrar kaleme alıyorum.

Muhterem Okurlarım!

Bazı ilimler vardır ilaç gibidir, insanın sıhhat ve âfiyeti için zarûrîdir. Bazı fikirler de vardır ki maalesef zehir gibidir; insanın mânevî hayatına kasteder, öldürür, dünya ve âhiretini berbat eder. Onun için bu gibi fikirlere son derece dikkat etmek, bu tür görüş sahiplerinden de son derece sakınmak lazımdır. İnsanın mânevî hayatını berbat edecek bu zehirli fikirlerden biride, Hadis ve Sünnet kabul etmeme hastalığıdır.

Bu tehlikeli hastalığa yakalanmış olan güruh; “Kur’ân Müslümanlığı” ve “Kur’ân’daki İslâm” türünden bir takım sloganik ifadeleri ağızlarına pelesenk edip adeta vird haline getirmişlerdir. Sadece Kur’an’ın yeterli olabileceği fikrini hararetle savunup sünnetsiz İslâm arayışı içine giren bu zevat; her konuda bir âyet ararlar ve âyet dışında kendilerini bağlayan başka bir “La raybe fîh” delilin bulunmadığını ileri sürerler.

Tabi her lafın başında bunların “Kuran” dediklerini duyan da, onları Kur’an gönüllüsü, Kur’an sevdalısı zanneder. İyi de, hem Kur’an’da bulunan: “Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da sakının.” (Haşr: 7) gibi, sünnete delâlet eden bazı âyetlere rağmen sünneti inkar edeceksin, hem de Kuran sevdalısı olacaksın bu mümkün olabilir mi?..

Sıradan bir kitabı size hediye eden birine bile teşekkür edip minnet ve şükranlarınızı iletiyorsunuz. Çünkü böyle yapmak bir insanlık icabıdır.

Hal böyleyken, Hz. Kur’an gibi dünya ve âhiret saadetinin reçetesini sunan o yüce kitabı bizlere getiren Resülüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)e bırakın teşekkür etmeyi, O’nun sünnetini dahi inkar edip devreden çıkarmaya çalışmak, acaba nasıl bir insanlık icabıdır?!

Hadis ve Sünnet kabul etmeyip sadece “Kuran Müslümanlığı”ndan söz etmek, aslında yeni ortaya çıkan bir görüş değildir, bu görüş asırlardan beri vardır ve eksik olmamıştır. Ama bu tür fikirler şimdi olduğu gibi her zaman azınlıkta kalmış, marjinal guruplar tarafından kabul görüp sahiplenilmiş ve ortaya sürülmüştür. Ve tarih yine tekerrür etmektedir.

Öncelikle şunu ifade etmek istiyorum ki; Sünnetin delil olduğunu inkar edip, sadece Kur’anla yetinmek gerektiğini iddia eden bu fâsid görüş sahiplerinin maksadları farklı farklıdır. Dolayısıyla evvela bu fâsid görüşün nereye dayandığı, nereden çıktığı ve bunların kimler olduğu husûsunda bir tasnif yaptıktan sonra, asıl konuya girmek gerektiğini düşünüyorum.

Bu tâifeyi pek çok guruplara ayırmak mümkün, fakat biz bunları genel olarak iki guruba ayıralım. Birinci gurup; Müslüman oldukları veya müslüman olduklarını iddia ettikleri halde, sünneti kabul etmeyip aleyhinde olanlardır ki bunlar, İslâm’ın ilk dönemlerinde Hz. Ali (Radıyallahü Anh)ın hilafeti döneminde ortaya çıkan “Hâriciler” tâifesidir.

Bu tâife “Hüküm yalnızca Allah’ındır” (Yusuf: 40) âyetini ele alarak, böylesine doğru bir hükümden, yaptıkları tevillerle yanlış anlamlar çıkardılar ve bu âyeti kerimeyi istismar ederek Hz. Ali (Radıyallâhü Anh) ve Hz. Muâviye (Radıyallâhü Anh) arasında vukû bulan Sıffin savaşında, her iki taraftan da harbe katılan sahâbenin adaletini, dolayısıyla onlardan gelen rivâyetleri bütünüyle reddettiler. Hatta daha da ileri giden bu sapık tâife, Ashâb-ı Kirâm’ı (Hâşa) küfürle itham etme ahmaklığını gösterdiler.

Bunun sonucu olarak onların bu bâtıl iddialarına göre, hadîsi şerifler (Haşa) kafir olan bir topluluğun rivâyetleri olduğu için, hiçbirini kabul etmediler. İkinci gurup ise; Batılı müsteşriklerin bâtıl görüşleri ve İslâm dışı cereyanlardır. Bu gurup aslında sadece sünnete değil, temelde her şeyiyle İslâm’ın bizâtihi kendisine karşıdır.

Bunların esas amacı; Müslümanların zihnine şüphe tohumları atmak, İslâm toplumlarının arasına fitne sokup onların birlik ve berberliğini yok etmektir. Evet ellerinden gelse bunu hemen yapacaklar, fakat karşılarında en büyük engel olarak bu Dîn’in Bânisi Muhammed Mustafa (Sallallah Aleyhi ve Sellem)i buluyorlar. Öyleyse yapılacak şey, ilk adım olarak bu engeli ortadan kaldırmak yada en azından O’nun ümmet nezdindeki sarsılmaz otoritesine gölge düşürmek…

Fakat, bunu yapmak için direk olarak o yüce şahsiyetin kendisini hedef alsalar foyaları meydana çıkacağından, saldırılarını O’nun şahsı üzerinden değil de, Sünnet ve Hadis üzerinden yapma yolunu seçmişler. Bu arada, az önce bahsettiğimiz birinci gurubun tavrından da faydalanıp, bir takım sûnî tartışmalarla müslümanları sünnet hakkında şüpheye düşürme gayreti içine girmişlerdir.

Böylece Sünneti Nebeviyyeyi sıfırlayarak, akıllarınca böyle bir yöntemle Resülüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)i devreden çıkaracaklar. İslâm âlimlerinin Kur’ânın tefsîri olarak kabûl ettiği “Sünnet sorununu” güya bu şekilde hallettikten ve bu engeli ortadan kaldırdıktan sonra sıra ikinci adıma, yani Kur’ân’a gelecek!..

Tabi Kur’an’ın gerçek yorumu olan sünnet devre dışı bırakılınca da, bu gürûhun işleri artık kolaylaşmış olacak. Bundan sonra yapılacak iş; Kur’an’ın kendi arzularına göre yeniden yorumlanması ve tevil edilmesi…

Bu dinsizleştirme operasyonunu yaparken de hem foyalarının meydana çıkmaması, hem de gayet samimiymiş havası vermek için gayet şirin bir de isim bulmuşlar; “Kur’ân’a dönüş”, “Kur’an İslamı” İşte bu maksatlarla işe başlayan bu güruh; Kur’ân’ı rahatça nefislerine uydurabilecekleri zehâbına kapılarak, İslâm beldelerinde ehl-i îmânın akîdesini bulandırma gayreti içine girmişlerdir. Peki Müslümanlar içinden de bu oyuna alet olanlar yok mu?

Elbette var! Bazıları cehâleti, bazıları da bir takım menfaat ve çıkarları sebebiyle, her ne kadar bu zehirli fikrin rüzgarına kapılmış olsalar da, bu Hadis inkarcıları inşallah umduklarını bulamayacak ve avuçlarını yalayacaklardır. Bu Din, Kuran ve Sünnet çerçevesinde asırları aşıp bu güne dek nasıl sapasağlam geldiyse, kıyâmete kadar da öylece devam edecektir…

Hadîs-i Şerifleri, güya sıhhatinden şüphe ettikleri için kabul etmeyen ve “Bize Kuran yeter” diyerek sadece Kur’an’ın delil olduğunu iddia eden bir takım kimseler, her ne kadar hadis kabul etmiyorlarsa da, işlerine gelince zayıf hadisleri bile kabul ederler. Mesele; ağızlarından düşürmeyip bu fikirlerine delil olarak ileri sürdükleri bir Hadîs-i Şerif vardır.

Şimdi bu Hadîsin değişik tariklerle gelen bir iki rivâyetini ve Hadis âlimlerinin, bunların senetleri hakkındaki görüşlerini sizlere arz edeyim. “Size Benden bir hadis geldiğinde bunu Kur’an’a arzedin. Eğer bu hadisle ilgili Kur’an’da bir asıl buluyorsanız hadîsi alın, bulamıyorsanız onu reddedin.” Hadis inkarcılarının cankurtaran simidi gibi sarılıp kendilerine delil olarak aldıkları bu hadisi şerif hakkında Ukayl (Rahimehullah); “Bu hadîsin sahih isnadı yoktur” der.

Sağanî (Rahimehullah) ise “mevzûdur” der. (Şevkani, el-Fevaidu’l-Mecmua 278, 291, el-Mekasidu’l-Hasene 36, Keşfu’l-Hafa No: 220, Mecmeu’z-Zevaid I/170)Yine bu manada zikredilen bir başka hadîsi şerifte: “Bazı insanlar olacak, benden Hadis rivâyet edecekler.

Size bir kimse hadis rivâyet ettiğinde bu Kur’an’a muvafıksa onu Ben dedim. Kur’an’a muvafık değilse onu Ben demedim.” buyrulmuştur.İmam-ı Beyhaki bu hadisle ilgili olarak: “Bu zayıf bir isnaddır, böyle hadislerle delil getirilmez.” der. İbnu Main, bu hadîsi rivâyet eden Hüseyin b. Abdillah b. Dumeyre için “Sika ve güvenilir birisi değildir” demiştir.

İmâm-ı Buhârî de bu kişi için: “Hadisi münkerdir, kendisi zayıf biridir” der. Ebu Zura ise “Hadisi kıymet takdir edeceğim hiçbir ölçüde değil” demiştir. (Mizanu’l-İ’tidal: II/302, Buhari, er-Tarihu’l-Kebir:IV/291) Bu hadisin diğer râvisi olan Bişr b.Numeyr içinde “sika değildir.” denilmiştir.

Bu Hadis başka tariklerle de rivayet edilmiştir, lakin İmâm-ı Beyhaki bu rivayetler için: “Bunların hepsi zayıf rivayetlerdir.” demiştir. İşte muhterem okurlarım; bu hadis inkarcıları işlerine gelince, Hadis âlimlerinin kesinlikle delil kabul etmedikleri zayıf isnadlara bile sıkı sıkıya yapışırlar.

Ama işlerine gelemedi mi Hadis sahih de olsa, en muteber Hadis kaynaklarında da yer alsa inkar ederler. Bundan anlayacağımız üzere, bunların derdi kesinlikle üzüm yemek değil maalesef bağcıyı dövmektir. Şimdi de sizlere Hadis âlimlerince sahih kabul edilen ve muteber Hadis kaynaklarında geçen bir başka rivâyeti nakledeyim.

Bakın Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) “Kur’an bize yeter” diyenler hakkında asırlar öncesinden ne buyuruyor: “Şunu kat-i olarak biliniz ki; Bana Kur’an ile birlikte, onun bir benzeri (sünnet) de verilmiştir. Karnı tok bir şekilde koltuğuna kurulmuş olan bazı kimselerin ‘Bize Kur’an yeter!

Onda helâl olarak ne görmüşseniz onu helâl, neyi de haram görmüşseniz onu da haram kabul ediniz.’ diyeceği zamanlar yakındır. Bilin ki, Allah Resûlü’nün haram kıldığı da Allah’ın haram kıldığı gibidir.” (Ebu Davud, Sünnet: 6, Tirmizî, İlim: 10, İbni Mâce, Mukaddime: 2, Dârimî, I, 117)

Muhterem okuyucularım;

Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) hadîs-i şerifinde, bu gibi kimseleri haber verirken özellikle; “Karnı tok bir şekilde koltuğuna kurulmuş olan bazı kimselerin ‘Bize Kur’an yeter!” diyeceklerini, tasvir ederek beyan etmesi, ne kadar taaccübe şâyan değil mi?

Günümüzde müctehid geçinen ilâhiyat patentli bir takım zevâtın, televizyon kanallarında arzı endam ederek koltuklarına kurulmuş vaziyette “Bize Kuran yeter” dediklerini görünce, inanın aklıma hemen bu Hadîs-i Şerif geliyor.

Fazla söze ne hâcet. Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) asırlar öncesinden, nübüvvet dürbünüyle bakarak bu günleri müşahede edip bizlere haber vermiş ve bu tâifeyi gayet net bir şekilde tasvir ederek gözlerimizin önüne bir tablo gibi sermiştir.

Tâ ki bunlar bilinsin ve Ümmeti Muhammed bu fitnelerden sakınsın… Mevlâ Teâlâ bu tür fitnelerden bizleri muhâfaza buyurup Ehli Sünnet i’tikâdından ayırmasın.

Amin!

Fî Emanillah!
Sünnet İnkârcılarına Cevap 2
Sünnet; İslâm’ı anlamak, kavramak ve yaşamak husûsunda en doğru ölçü ve yorumdur. İnsanların, Allah’dan gelen vahyi öğrenebilmesi için nasıl ki peygamberlerin aracılığına ihtiyacı varsa, Allah’ın kelamını anlaması için de peygamberler’in yorumuna yani sünnete öylece ihtiyacı vardır.

Peygamberlerin vasıflarından biri de “Tebliğ”dir. Allah’tan gelen ilâhî vahyi insanlara harfiyyen tebliğ eder, açıklanması gereken yerleri açıklar ve bizzat yaşayarak ümmetlerine tatbikatını gösterirler.

Nitekim Aişe (Radıyallahü Anha) annemize, Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in ahlâkından sorulduğunda; “Onun ahlakı Kurandı” buyurmuştur. Kuran’daki hangi emir nasıl yerine getirilecek, hangi nehiyden nasıl ictinab edilecekse, Efendimiz bunu bizzat yaşayarak ümmetine göstermiştir.

Hiç şüphe yok ki O, Kuran’ı en iyi anlayan ve en mükemmel şekilde hayata geçirip tatbikat sahasına koyandır. Yani Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Selem) Kuran’ın canlı bir tefsiri ve yaşayan İslâm’dır. Öyleyse Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Selem)in sünnetiyle amel etmek demek; Allâh-u Teâlâ’nın Kur’an ayetlerindeki isteğini hakkıyla yerine getirmek demektir.

Hal böyleyken sünnet ve hadis kabul etmeyip “Kur’an bize yeter” demek, filhakika Kur’an’ın anlaşılmasını istememektir. Hatta bundan da öte, İlâhî vahyin anlaşılmasına mani olmaya çalışmaktır neûzübillah…

Bazı kimselerin “Kur’an İslâm”ı dedikleri şey; Sünnetin saf dışı bırakılarak sadece Kur’ân metnine dayalı bir İslâm anlayışını geliştirmektir.

Tabi bu tür söylemler yeni değildir. Gerek Ashâb-ı kiram gerekse tabiîn döneminde bu tür fikir sahipleri çıkmış ama onlara gereken cevaplar verilmiştir. Bununla alakalı olarak İmâm-ı Beyheki şöyle bir rivayet nakleder: Bir şahıs tabiînin büyüklerinden Mutarrif b. Abdillah el-Basrî (Rahmetullahi Aleyh)’in yanında ona hitaben: – Bize Hadis anlatıp durmayın, Kuran’dan başka bir şeyden bahsetmeyin, deyince ona şöyle dedi: – Vallahi biz Hadisleri Kur’an’ın yerine anlatmıyoruz.

Bilakis Hadisleri anlatmaktaki gayemiz, Kur’an’ı en iyi bilenin bildiklerini anlatmaktır. (İbni Abdilberr, Camiu Beyani’l-İlim: 563) Yine tabiinden Saîd b. Cubeyr (Rahmetullahi Aleyh) bir gün Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den hadis rivayet edince, orada bulunanlardan biri itiraz etti ve: – Allah’ın kitabında buna muhalif âyet var, dedi.
Bunun üzerine Saîd b. Cubeyr (Rahmetullahi Aleyh) o kişiye şöyle cevap verdi: – Bakıyorum da sana Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’den hadis rivayet ediyorum, sen ise Allah’ın Kitabına muhalif olduğunu söylüyorsun. Oysa Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) Allah’ın kitabını senden iyi bilirdi.” (Dârimî, Mukaddime, 49) Mevlâ Teâlâ, Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)e ve Onun buyruklarına itaat etmenin ne kadar önemli ve gerekli olduğunu beyan etmek için, Kuranı kerimin bir çok âyetinde Kendi İsmi şerifiyle Resûlünü yan yana zikredip “Allah’a ve Resûlüne itaat edin!” diye emir buyurmaktadır.

Rûhu’l-Meânî tefsirinin müellifi Âlûsî (Rahimehullah) “Allah’a ve Resulüne itaat edin!” âyetini tefsir ederken şöyle buyurmuştur: “Resûlüllah’a itaatin Allah’a itaatle birlikte yan yana zikredilmesindeki incelik; Allah Resûlünün değerini ortaya koymak, ‘Kur’an’da bulunmayan dini emirleri yapmak gerekmez’ zannını yıkmak ve Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)in, Kur’an’dan ayrı ve müstakil olarak hadislerinde ortaya koyduğu emirlerine itaat etmektir.” (Rûhu’l-Meânî, c: 5 s: 65)

Sadece Âlûsî (Rahimehullah) değil pek çok alim, Peygamberimize itaat konusundaki âyetleri böyle anlamışlar; Kur’an-ı kerimde kısaca temas edilen konularda Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)in açıklamalarına bakılması, Kuran’da temas edilmeyen konularda da O’nun Hadislerine uyulması gerektiğini söylemişlerdir.

Nitekim yırtıcı hayvanların etinin helâl olmadığı, denizin suyunun temiz ölüsünün helâl olduğu, ehli eşeklerin etini yemenin haram olduğu gibi bir takım hükümler, Kur’an âyetiyle değil, sünnet tarafından ortaya konmaktadır.

Bu arada şunu da ifade delim ki hadis inkârcıları; “Allah’a ve Resûlüne itaat edin” âyetinin, yukarıda bahsettiğimiz şekildeki izâhına itiraz etmektedirler. Onların âyette geçen “Peygambere itaat edin” emri hakkındaki iddiaları; “Peygamberle gönderilen âyetlere itaat edin yoksa Onun şahsi açıklamalarına ve yorumlarına bakmayın.” şeklindedir.

Efendim, bu âyetin manası gerçekten de onların iddia ettiği gibi olsaydı, Mevlâ Teâlâ bunu açıkça ifade ederek “Resûlümün getirdiği âyetleri alın, Onun şahsi açıklamalarını bırakın” buyurabilirdi. Ama böyle değil de mutlak bir ifadeyle emrederek: “Resûlüllaha itaat edin!” buyurmuştur.
Diğer taraftan, Resûle itaat etmenin anlamı Hadis inkarcılarının iddia ettiği gibi; “Allah’ın gönderdiği âyetlere itaat edin” demek olsaydı, o zaman âyetin başında geçen “Allah’a itaat edin” emri ne olacaktı?! Allah’a itaat edin demek; zaten Allah’ın gönderdiği âyetlere itaat edin demek değil midir? Durum böyle olunca sanki gereksiz bir tekrar yapılmış zannı hasıl olurdu ki, bir müminin, Allah’ın kelâmı hakkında böyle bir şeyi düşünmesi asla caiz değildir.

Dolayısıyla “Ben Müslümanım” diyen herkes, hangi devirde yaşarsa yaşasın “Resûlüllah’a itaat edin” âyetinin gereğini yerine getirebilecek ve Allah’ın bizlere “Üsve-i Hasene” olarak takdim ettiği Peygamber Efendimizi örnek alabilecektir. Şayet Hadis ve Sünnet devre dışı bırakılırsa, O’nun vefatından sonra gelen ümmetleri Resûlüllah’ı nasıl örnek alacaktır?

Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in vefatından kısa bir süre sonra tabiîn döneminde bir zümrenin, Kur’an-ı Kerim’e ehemmiyet verme perdesi altında sünnete karşı tavır geliştirdiği bazı kaynaklarda zikredilmektedir. Bu demek oluyor ki sünneti savunanların, tabiîn döneminden itibaren sünnet inkarcılarıyla mücadelesi başlamıştır. Bu meyanda şu rivayet çok mühimdir.

Sahâbenin büyüklerinden İmran bin Husayn (Radıyallahü Anh) ashâbıyla sohbet ediyordu. O sırada orada bulunan bir adam dedi ki: – Ya Eba Nuceyd! Siz bize bir takım hadisler rivayet ediyorsunuz. Halbuki biz onları Kur’an’da bulamıyoruz. Bize Kur’an’dan konuşun.

Bu söz üzerine İmran bin Husayn (Radıyallahü Anh) bu adama şiddetle kızarak dedi ki: – Sen ve senin gibiler Kur’an’ı okuyorsunuz (değil mi?)?! Adam – Evet, deyince İmran bin Husayn (Radıyallahü Anh):- Öyleyse Kur’an’da; yatsı namazının dört rekât, akşamın üç rekât, ikindinin dört rekât, öğlenin dört rekât olduğunu buldun mu? diye sordu. Adam:- Hayır, dedi. İmran bin Husayn:- Peki bu namazların rekât adetlerinin böyle olduğunu kimden öğrendiniz, Bizdenöğrenmediniz mi? İşte Bizde bunu Rasûlüllah’dan öğrendik.

Peki Kur’an’da, kırk koyundan bir koyun, şu kadar devede şu kadar, şu kadar paraya şu kadar dirhem zekat düştüğüne rastladın mı? – Hayır. – Öyleyse bunları kimden öğrendiniz, bizden öğrenmediniz mi? İşte biz deResûlüllah’dan öğrendik. Yine Kur’an’da “O eski evi (Kabeyi) tavaf etsinler” (Hacc-29) buyrulmaktadır. Peki bunun yedi defa olduğunu nerden öğrendiniz?
İşte ben tüm bunları Resûlüllah’dan dinledim. Fakat sen o zaman yoktun. Dolayısıyla Kur’an’a bakarak bunları bilemezsin. Siz “Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının” (Haşr: 7) âyetini işittiniz değil mi? İşte Biz bütün bunları Rasûlullah’dan aldık. Bu açıklamalar karşısında ikna olan adam: – Bana hayat verecek şeyleri naklettin.

Allah senin ömrünü bereketlendirsin, diye dua etti.Sonra İmran b. Husayn (Radıyallahü Anh)ellerini kenetleyerek herkese hitaben dedi ki: – Ey insanlar! Rivayet ettiğimiz hadisleri alınız ve uyunuz. Uymazsanız vallahi sapıtırsınız!. (Hakim, Müstedrek 1/109, 110, el fakih vel mutefeggih, hatip, 1/67)
İmran bin Husayn (Radıyallahü Anh)ın başından geçen bu hadise çok net bir şekilde ortaya koymaktadır ki, Kur’an’ı kerim tafsilat kitabı değildir.

Sünnet, Kur’an’ı açıklar ve onda mücmel olarak geçen hususları tafsil eder. Kur’an’da emirler ve nehiyler teorik olarak mevcuttur ama pratikte, hayata uygulamada bunların nasıl olacağı Resûlüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’den öğrenilecektir. Tabiri câizse Kur’an ana caddeleri göstermiş, ara yollar ise sünnetle belirlenmiştir.
Mesela Allâh-u Teâlâ Kuranda “Namaz kılınız” diye emir buyuruyor. Hadis kabul etmeyen bir kimse, Allah’ın bu emrini nasıl yerine getirip, namazını nasıl kılacak?” Hani bazı namaz hocası kitaplarında namaz tarifi yapılırken; “Şekil-A da görüldüğü gibi” şeklinde resmedilmiş bölümler olduğu gibi, Kur’an’da da öyle bir bölüm varda oradan mı öğrenecekler? İşte o “Şekil-A” tabir yerindeyse Resûlüllah’ın sünnetindedir.

O, namazı nasıl ve hangi şekilde kıldıysa, nasıl tâlim ettiyse öyle kılıyoruz. Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’de namazı, Cebrail (Aleyhisselam)’dan aldığı üzere kıldı ve ashâbına: – Beni gördüğünüz gibi namazınızı kılınız, buyurdu.
Dolayısıyla namaz kılarken tekbir nasıl alınacak, kıyam, rükû, secde ve tahiyyat nasıl yapılacak ve namazın neresinde neler okunacak? İşte tüm bunlar Resûlüllah’dan görülerek alınıp öğrenildi ve bizlerde namazımızı böyle kılıyoruz elhamdülillah.
Yine Kur’an-ı Kerim’de Kevser süresinde; “Venhar” (Kurban) Kes” buyuruluyor. Peki kurbanı kimler keser? Hangi hayvanlar kaç yaşına kadar, kaç kişi tarafından ve hangi vakitlerde kurban edilir? Tüm bunların cevabını Kuran’da bulabilir misiniz? Bulamazsınız.

Çünkü Kur’an tafsilat kitabı değildir. Bunların izâhı için Resûlüllah’ın açıklamalarına bakmak şarttır. Zira detaylı malumat, sünnet ve hadistedir. Şayet bu âyeti kerime, Resûlüllah’ın sünnetine göre değil de, kafaya göre tefsir ve tevil edilecek olursa, o zaman “tavuk da kurban olur, deve kuşu da” diye fetva verenleri de duyarsın.
Tabi misaller çoğaltılabilir. Bizim anlayacağımız şudur ki; Bu dîni Mübîni İslâm’ı en güzel yaşayabilmek için Resûlüllah’ın sünnetine müracaat etmeye mecburuz. Şayet “Kur’an yeter” deyip sünneti, hadisi bir kenara bırakacak olursak, o zaman ne namaz kalır ne kurban, ne hac kalır ne zekat… Daha açıkçası o zaman ne din kalır ne de diyanet…
Şöyle düşünecek olursak; Hadis inkarcılarının iddia ettiği gibi eğer sadece Kuran yetseydi, o takdirde Peygamber göndermeye ne gerek vardı? Allâh-u Teâlâ Hira-Nur mağarasına veya Kabe’nin damına Kur’an’ı indirirdi ve: “Ey İnsanlar işte size Kur’an gönderiyorum okuyun ve nasıl anlıyorsanız öyle amel edin.” buyururdu. Öyle ya madem Kuran yetiyor, öyleyse Onu açıklayıp öğretecek bir elçiye ne gerek var? Herkes kitabı okur, âyetlerden ne anladıysa, nasıl yorumladıysa öyle amel ederdi.

Peki bu durumda dünyada ki müslüman adedince din anlayışı ortaya çıkmaz mıydı? Çünkü biri “Ben bu ayeti böyle anladım” der öyle amel eder, diğeri de “Ben de şöyle tevil ediyorum” deyip bir başka türlü amel ederdi. O takdirde bu durum, vahdet dini olan İslâm’a tamamen aykırı olurdu. Bir buçuk milyar Müslüman varsa, bir buçuk milyar din anlayışı olurdu.
El-İnsaf! Mevlâ Teâlâ şu koskoca cihanşumul bir din olan İslâm Dini’ni, şeytan ve nefsin esiri olan bizlerin anlayışına bırakır mı?
Nitekim Allâh-u Teâlâ Peygamberlerin gönderiliş gayelerini açıklarken “Biz her peygamberi Allah’ın izniyle ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik” (Nisa-64) buyurmuştur.
Her Resûl ümmetine ibâdet talimi yaptırmış, gelen vahyin tatbikatını bizzat Kendi hayatında yaşayarak göstermiştir. Ve her ümmet Peygamberine itaatle yükümlüdür.

Bir rivayete göre 224. 000 peygamber gelmiştir, nazil olan kitaplar ise 104 tanedir. Peki “Peygamberin sünnetine ne gerek var? bize Kuran yeter” diyenlerin mantığına göre, Kendisine kitap verilmeyen Peygamberlerin ümmetleri ne yapacak?

Kitap nâzil olmamış ki, “Bana kitap yeter” desin de, onu okuyup amel etsin. Peygamberin sünnetini de kabul etmez ve ona uymazsa, geriye dinsizlikten başka ne kalıyor?.

. Fi Emanillah!

HAFIZANIN GÜÇLENMESİ İÇİN KILINACAK NAFİLE NAMAZ VE OKUNACAK DUA

HAFIZANIN GÜÇLENMESİ İÇİN KILINACAK NAFİLE NAMAZ VE OKUNACAK DUA
Hz. İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: “Hz. Alî b. Ebî Tâlib (r.a.) Resûlullâh (s.a.v.)’e gelerek: “Annem ve babam Sana kurban olsun, şu Kur’an göğsümde durmayıp gidiyor. Kendimi onu ezberleyecek güçte göremiyorum” dedi. Resûlullâh (s.a.v.) ona şu cevabı verdi: “Ey Ebû’l-Hüseyin! (Bu mes’elede) Allâh’ın sana faydalı kılacağı, öğrettiğin takdirde öğrenen kimsenin de istifâde edeceği, öğrendiklerini de göğsünde sâbit kılacak kelimeleri öğreteyim mi?”

Hz. Alî (r.a.): “Evet, ey Allâh’ın Resûlü, öğret bana!” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) şu tavsiyede bulundu:

“Cuma gecesi (perşembeyi cumaya bağlayan gece) olunca, gecenin son üçte birinde kalkabilirsen kalk. Çünkü o an (meleklerin de hazır bulunduğu) meşhûd bir andır. O anda yapılan duâ müstecâbdır. Kardeşim Ya‘kub da evlâdlarına şöyle söyledi: “Sizin için Rabbime istiğfâr edeceğim, hele Cuma gecesi bir gelsin.” Eğer o vakitte kalkamazsan gecenin ortasında kalk. Bunda da muvaffak olamazsan gecenin evvelinde kalk. Dört rek‘at namaz kıl. Birinci rek‘atte, Fâtihâ ile Yâsin sûresini oku, ikinci rek‘atte Fâtihâ ile Duhân sûresini oku, üçüncü rek‘atte Fâtihâ ile Secde sûresini oku, dördüncü rek‘atte Fâtiha ile Mülk sûresini oku. Teşehhüdden sonra Allâh’a hamdet, Allâh’a senâyı da güzel yap, bana ve diğer peygamberlere salât oku, güzel yap. Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar ve senden önce gelip geçen mü’min kardeşlerin için istiğfat et. Sonra bütün bu okuduğun duâların sonunda şu duâyı oku:


Allâhümme’rhamnî bi-terki’l me‘âsî ebeden mâ ebkaytenî ve’rhamnî en-etekellefe mâ-lâ ya‘ninî ve’rzuknî husne’n-nazari fî-mâ yurdîke annî. Allâhümme bedî‘a’s-semâvâti ve’l-‘ardı yâ ze’l-celâli ve’l-ikrâmi ve’l-‘ızzeti’l-lletî lâ-türâmü. Es’elüke yâ Allâhu yâ Rahmânü bi-celâlike ve nûri vechike en-tülzime kalbî hıfza kitâbike kemâ ‘allemtenî ve’rzuknî en-etlüvehû ‘ale’n- nahvi’llezî yurdîke ‘annî. Allâhümme yâ bedî‘a’s-semâ-vâti ve’l-’ardı yâ ze’l-celâli ve’l-ikrâmi ve’l-’ızzeti’lletî lâ-türâmü. Es’elüke yâ Allâhu yâ Rahmânü bi-celâlike ve nûri vechike en-tünevvira bi-kitâbike basarî ve en-tüdlika bihî lisânî ve en-tüferrice bihî ‘an kalbî ve en-teşraha bihî sadrî ve en-tağsile bihî bedenî fe-innehû yu‘înünî ‘ale’l-hakkı ğayruke ve yü’tînihî illâ ente ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l- ‘aliyyi’l- ‘azîm.

Türkçe Anlamı:

Allâh’ım! Bana günahları, beni hayatta baki kıldığın müddetçe ebediyyen terkettirerek merhamet eyle. Bana faydası olmayan şeylere teşebbüsüm sebebiyle bana acı. Seni benden râzı kılacak şeylere hüsn-i nazar etmemi bana nasîb et. Ey semâvât ve arzın yaratıcısı olan Celâl, ikram ve dil uzatılamayan izzetin sâhibi olan Allâh’ım. Ey Allâh! Ey Rahmân! Celâlin hakkı için, yüzün nûru hakkı için kitâbını bana öğrettiğin gibi hıfzına da kalbimi icbâr et. Seni benden razı kılacak şekilde okumamı nasîb et. Ey semâvât ve arzın Yaratıcısı, Celâlin ve yüzün nûru hakkı için kitâbınla gözlerimi nûrlandırmanı, onunla dilimi açmanı, onunla kalbimi yarmanı, göğsümü ferahlatmanı, bedenimi yıkamanı istiyorum. Çünkü, hakkı bulmakta bana ancak Sen yardım edersin, onu bana ancak Sen nasîb edersin. Her şeye ulaşmada güç ve kuvvet ancak büyük ve yüce olan Allâh’tandır.

Ey Ebû’l-Hasan, bu söylediğimi 3 veya 7 Cuma yapacaksın. Allâh’ın izniyle duâna icâbet edilecektir. Beni hak üzere gönderen Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun bu duâyı yapan hiçbir mü’min icâbetten mahrum kalmadı.”

İbn Abbâs (r.a.) der ki: “Allâh’a yemin olsun, Alî (r.a.) 5 veya 7 Cuma geçti ki Resûlullâh (s.a.v.)’e aynı önceki mecliste tekrar gelerek:

“Ey Allâh’ın Resûlü! dedi. Geçmişte 4-5 âyet ancak öğrenebiliyordum. Kendi kendime okuyunca onlar da (aklımda durmayıp) gidiyorlardı. Bugün ise, artık 40 kadar âyet öğrenebiliyorum ve onları kendi kendime okuyunca Kitâbullâh sanki gözümün önünde duruyor gibi oluyor. Eskiden hadisi dinliyordum da arkadan bir tekrar etmek istediğimde aklımdan çıkıp gidiyordu. Bugün hadis dinleyip sonra onu bir başkasına aktarmak istediğimde ondan tek bir harfi kaçırmadan anlatabiliyorum.

Resûlullâh (s.a.v.) bu söz üzerine Hz. Alî (r.a.)’e: “Ey Ebu’l-Hasan! Kâ‘be’nin Rabbine yemin olsun sen mü’minsin!” dedi. [Tirmizî, Da‘avât 125, (3565).]

ALINTI

Okuduğum en güzel şeylerden biri/Mutlaka okumanızı tavsiye ederim/Üç çeşit anne var.

Üç çeşit anne var
1- Çocuğuna bir çorap alsa, “söyle bakayım sana bu çorabı kim aldı?” diye sorar. Kendini gösterir, evladını Kendine yönlendirir. Kendine bağlar. 
2- Çocuğuna hediye aldığında “evladım, bunu ben aldım ama aslında baban sağolsun, o çalışıp kazandı” der, çocuğunu babasına yönlendirir ona bağlar. 
3- çocuğuna hediye aldığında “evladım, bunu ben almış olsam da baban kazanmış olsa da aslında Allah yarattı, Allah nasib etti, her şey O’nun sayesinde” diyerek Allah’a bağlar. Ona yönlendirir. Ona minnet ettirir. İman ve ibadete sevk etmek için ciddi bir temel atmış olur. 
Birincisi sadece annedir, ikincisi vefalı insani annedir, üçüncüsü vefalı insani ve İslami annedir. Bu üçüncüsü Hem anne hem öğretmen hem hocadır, mürşiddir. 
Allah bizleri evladlarımıza mürşid ve muallim anne baba olmaya muvaffak eylesin. 
Allahumme amin

Alıntı

100 kere okununca korkuları gideren-korkulara karşı en kesin güvence/HASBÜNALLÂH VE NÎ’MEL VEKÎL

KORKULARA KARŞI EN KESİN GÜVENCE/HASBÜNALLAH…
Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:

   Korkulara karşı en kesin güvence, “Hasbünallah ve nî’mel vekîl” dir. (Deylemî)

Bir kimse ihlâs ve samimiyetle gerçekten Allah’ın kendisine yeterli olduğuna inanarak “Hasbünallah ve nî’mel vekîl” derse, hiç kuşkusuz Allah ona yeter. Çünkü Yüce Allah Kur’an’da, “Kim Allah’a güvenirse, Allah ona yeter” buyuruyor. (Talak – 3)
Not: 
(Y) harfi ile “Hasbiyallah” nefs-i mütekellim vahdehü olup “Allah bana yeter” demektir. 

(N) harfi ile “Hasbünallah” nefs-i mütekellim mea’lgayri

olup “Allah bize yeter” demektir.


Hz. İbrahim a.s. ateşe atılmak için mancınığa konulduğu zaman Cibril aleyhisselam:
“Bana ihtiyacın var mı” diye sordu. Hz. İbrahim a.s. O’na şöyle dedi;
“Sana hayır, ama alemlerin Rabbine evet!”
“Hasbunallahu ve ni’mel vekil ni’mel Mevla ve ni’me’n nasîr”
(“Allah Teala, bize yeter, O ne güzel vekildir. Ne güzel Mevla ve ne güzel yardımcıdır.”)
dedi de o yakıcı ateş kendisine “soğuk ve selametli” oldu.

Bu dua, sıkıntılardan kurtulmak, korku ve endişeleri def etmek için okunabilir. İbn Mürdeveyh (rh.) “Sıkıntılı iken “HasbünAllahu ve ni’mel-vekiyl” deyiniz, tavsiyesinde bulunmuştur. Devamlı okunmasında bir mahzur/sakınca olmaz. Tasavvufî eserlerde günlük okunacak tesbihat içerisinde bu da zikredilmiş ve günlük 100 adet okunması tavsiye edilmiştir.

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) de bu sözü, ‘Müşrikler size karşı toplandılar, korkunuz, başınızın çaresine bakınız’ dediklerinde söylemiştir. Nitekim bu haber Müslümanların imanını arttırmıştı ve onlar hep birlikte; ” Hasbunallahu ve ni’mel vekil (Allah bize yeter, o ne güzel vekildir)” demişlerdi. [Bkz. Alu İmrân suresi, 173]
Buhârî’nin Abdullah İbn Abbas’tan (r.anhümâ) naklettiği bir başka rivayette Hz. Abdullah şöyle demiştir:
“Ateşe atıldığı zaman İbrahim aleyhisselâm’ın son sözü: “HasbunAllâhu ve ni’me’l-Vekiyl (Allah bana yeter, o ne güzel vekildir)” demek olmuştur.

Yüz kere okununca korkuları bitiren dua

“Hasbünallâhü ve nîmel vekiyl”

Bu dua ile ilgili olarak Hz Peygamber şöyle demiş: “Sizden herhangi biriniz, büyük bir hadise (olay) ile (elem-keder, dert-bela, düşman ile karşılaşma gibi) ‘Hasbünallâhü ve nîmel vekiyl’ duasını okuyunuz. Cenâb-ı Allah, düşmüş olduğunuz belâyı sizden uzaklaştırır.”

Yüz defa “Hasbünallâhü ve nîmel vekiyl” deyiniz. Yüzüncü de “Ni’mel’Mevlâ ve ni’men’nasıyr” diye ilave ediniz. Böylece korktuğunuzdan emniyet ve selâmette olursunuz” demek olur.. (Bunu diyen, kitabın yazarı İmam Hatip El’Hacc Hattat Hafız Yusuf Tavaslı)

Son günlerde bize Kur’an yeter söylemiyle ortaya çıkan Hz. Peygamberi ve hadislerini devre dışı bırakarak İslam’a hizmet ettikleri iddiasında bulunanlar hakkında…

Son günlerde bize Kur’an yeter söylemiyle ortaya çıkan Hz. Peygamberi ve hadislerini devre dışı bırakarak İslam’a hizmet ettikleri iddiasında bulunan, kime hizmet ettikleri net olarak bilinmeyen, Hz. Peygamberin beşer yönünü öne çıkararak itibarsızlaştırmaya, O’nu unutturmaya, sünnetlerini ve parlak ışığını söndürmeye, Kur’an üzerinde istedikleri yorumları yaparak ortaya yeni uydurma dinler çıkarmaya gayret eden, zekât miktarlarının, namazın şeklinin, orucun adabının ve haccın menasikinin Hz. Peygamber tarafından öğretildiğini kabul etmeyen bu akımın temsilcilerine karşı Müslüman imanını korumaya bir nebze olsun katkı vermeyi amaçlıyoruz. (Bu kitapçıkla-kitapçık yayınlamışlardır)
Türkiye Diyanet Vakfı-Eyüp Şubesi