Ratib Nablusi hoca anlatıyor : En şiddetli hastalıklardan biri nimete alışma hastalığıdır.

Ratib Nablusi hoca anlatıyor :

En şiddetli hastalıklardan biri sinsi hastalıktır.

Belirtileri görülen yahut hissedilen türden değildir. Yakalandığınızda çok ciddi zarar verir.

Bu hastalığın adı “nimete alışma hastalığı” dır.

Dört şekilde kendini gösterir.

1- Allah’ın nimetlerine alışmak. Adeta nimet

değilmiş gibi görmeye başlamak.

Nimetin nimet olduğunu hissetmeyip müktesep hak gibi görmek.

2- Evine giren kişinin ailesini sağ salim görmeye alışması. Onları iyi halde görüp bunun için Allah’a hamdu sena etmemek.

3- Alışverişe gidip market arabasına dilediğini koyup ücretini ödeyerek evine dönerken nimeti vereni ve ona şükretmenin gerektiğini zerre miktar hissetmemek. Bunu gayet normal bir durum olarak görüp adeta en tabii hakkı gibi telakki etmek.

4- Her sabah güven içinde uyanıp sağlığı yerinde bir şikayeti ağrısı sızısı olmadan kalktığında Allah’a hamd etmemek.

Dikkat !!!!!

Sen bu durumlardan birisini yaşıyorsan tehlike altındasın.

Evine girdiğinde…

Allah sana anne baba yahut eş çoluk çocuk nimeti vermişse,

Sağlıklı ve iyi bir durumda isen Allah tealaya bol bol hamdet, şükret.

Hayatının nimetlere alışmanı sağlanmasına izin verme.

Sen hayatını bu yüceler yücesi ilaha hamd ve şükre alıştır.

Nasılsın diye sorduklarında “Aynı be ne olsun” deme.

Sen sayamayacağın nimetler içindesin

Allah teala sana onları yeniliyor. Güncelliyor.

Hem de hergün.

Sana hamd ve Şükrü de farz kılmış.

Niceleri o güne senin sahip olduğun nimetlerinden

mahrum başlamıştır.

Nicesi güven içindeyken o gün korkarak kalkmıştır.

Nice çalışan o gün işsiz kalmıştır.

Nice zengin o gün fakir düşmüştür.

Nice gözü gören o gün kör olmuştur.

Nice sağlıklı insan o gün sağlığını kaybetmiştir.

Sana ise nimetler yenilenmiştir.

O zaman de ki:

Allah’a hamd olsun.

Salih ameller anca onun nimetiyle tamamlanabilir.

Ahirzaman nasihatı

Artık insan o kanaate varıyor ki nihayete gelinmiştir, artık kıyamete doğru sondur. Bunu da geçerse artık küfürdür. Bir şey kalmaz.

insanların en şerli olanlarının üzerine kopacaktır)

Bununla beraber sûrun son nefhasına kadar Allah dostları bulunacak, eksik olmayacaktır.

Öyle bir zamanda bulunuyor ki, bu zamana “nefsi” zamanı demek lâzımdır. Nasıl ki kıyamette hesap vakti Allah-u Teâlâ Mîzân’ı kurup Peygamber (A.S.V) tahtında oturduğu zaman, günahkârlardan, Allah’ın emrine muhalefet edenlerden feryad u figân yükselir. Azgın at gibi tepinip melâikenin elinden kurtulmaya çalışırlar. O dehşetli manzarayı ve Cehennem ateşini gören Peygamberler bile yüzlerini arşa çevirip, “Ya Rabbi; nefsi” diye feryad ederler. Kendi ümmetlerinden, çoluk çocuklarından ümidini kesmiş bir halde, “Yarabbi, nefsî, nefsî” diyerek kendi nefislerinin kurtuluşlarını dilerler. Vallahi şimdi de öyle olmuştur, nefsî nefsî zamanıdır. İnsan yalnız kendi nefsini kurtarmaya çalışmalıdır. Artık vaaz nasihat devri değildir. Vaaz ve nasihatla iş yapılır dersek şimdi artık oda mümkün görülmüyor. Hiç tesiri olmuyor. Çünkü dünya muhabbeti, keyif ve safası çok artmış, Şeriate muhalefet, Allah’ın emirlerine muhalefet çoğalmış, helâl ve haram gözetilmez olmuş. İşte bunlardan dolayıdır ki vaaz ve nasihat tesir etmiyor. Artık nefsî, nefsî zamanı olmuş. İnsan nefsini bilsin kâfidir. Ona harb açsın yeter.

Bir kimse Gavs’w (K.S.A) sormuş : “Kurban, bu kadar cezbe ehli, muhabbet ehli, vird ehli vardı şimdi ise hepsi gevşemişler, atâlet içindedirler. Bu nasıl oluyor?” Gavs cevaben şöyle buyurmuş : “Evet artık hidayet kalmamış da ondan. Bizimki de bu zamanda Vallahi bir idaredir. Aldatmaca gibi bir şey. Çünkü hidayeti tâmme şimdi Hazret-i Mehdî’nin elindedir. Hidayeti tâmmeyi ancak o yapacak. Biz şimdi idare ediyoruz. Çoluk, çocuk nasıl aldatılır, eğlendirirse, bizde öyle yapıyoruz. Artık iş Mehdî’ye kalmış. Onun zamanında hidayeti tâmme olabilir. Bu zamanın insanlarında ilerleme olmuyor. Gün be gün, saat, dakika be dakika geriye gidiliyor. İlerleme, terakki hiç yoktur. Devamlı yönleri gerileme ve atalet üzerindedir.

İnsan öyle kanaate varıyor ki artık zamanıdır. Hiç tutulacak taraf kalmamış şimdi. Onun zamanı olmasa hidayet zordur. Ümitler kırılmış. Tek ümit kapısı varsa o da Nakşîbendi Tarikatı’ndadır. Durum çok kritiktir. İnsan o kanaate varıyor ki zamanı çok yaklaşmıştır.

İmam-ı Rabbanî (K.S.A) zamanında kendisine gelip, “Mehdî sensin” demişler. “Hayır ben değilim” buyurmuş, gerçi ben de öyle zannediyordum ama ben yüzün başını, (Asrın başını) geçtim. Mehdî asrın başında gelecek, zuhuru asrın başında olacak ve Nakşîbendi halifesi olacak; tabii bu hadis falan değil, İmam-ı Rabbâni’nin sözüdür. Bugün her ne kadar nefsî nefsî zamanı ise de insan elinden geleni yapmalıdır. İnsan kendisini nefis ve şeytandan kurtarmaya çalıştığı gibi elinden geldiği kadar akrabasını, ailesini, çocuğunu, çevresini ve ümmeti Muhammedi de kurtarmaya onlara yardımcı olup yüzlerini Allah’a döndürmeye çalışmalıdır. Bilhassa kendisini nefis ve şeytanın elinde bırakmamaya çok gayret edip kendini muhafaza etmelidir.

Alıntı

Mutlaka okuyun!

K E N D İ N İ R A B B İ N E T E S L İ M E T.

K E N D İ N İ

R A B B İ N E

T E S L İ M E T.

بِسْـــــــــــــــــمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Kalbin hüzünlü diye, gözyaşların akıyor diye, dertlerin seni çaresiz bırakıyor diye, ÜZÜLME!

Allah sevmediği bir kuluna dert vermez. Musibetlerle sınamaz. Çaresizliklerle imtihan etmez.

Oysa sevdiği kuluna dert verir. Musibetleri sağanak yağmuru gibi üzerine yağdırır.

Belki de şu an seni, en çok dilediğin duân ile imtihan ediyor. SABRET olur mu?

Bazen de hastalıkla imtihan ediyor. Veya hayatı sana zindan eden zor bir eş ile, çok değer verdiğin bir arkadaşın ile. Huysuz bir komşun ile. Hep iyilik ettiğin biri ile. Belki de en yakın akraban ile. NE OLUR SABRET olur mu?

İmtihan içerisinde imtihan vardır.

Mevla hem imtihan eder, hem de imtihanda yardım eder. Önemli olan, isyan etmemek. Güzel bir sabırla beklemek, ve herşeyde bir hayır görebilmektir.

“Zorluk olmayan yere rahmet inmez.!”

Öyle demişti Hz. Mevlana;

“ZOR OLACAK Kİ İMTİHAN OLSUN.”

Gözyaşların, Allah’ın seni unutmadığına dair bir kanıtıdır. Onlar nimettir, berekettir, şefkattir.

Ağlıyorum diye üzülme sakın.

Her yürek ağlayamaz! Her yürek hüzünlenemez! RAHMAN makamını yükseltmek için

seni sınıyor. Bakalım herşeye rağmen susup sabredecek mi diye imtihan ediyor.

Çaresizliğin seni Cennet kapısına sürüklüyor EY GÖNÜL!

Hüzünlü kalbin, senin kurtuluşun olacak. Gözyaşların gönül aynanı temizleyecek. Sabrettikçe, yüreğin değişecek.

SONRA MI?

Kalbin sırrına ereceksin. İşte o an, neden bu denli çaresiz kaldığını, neden dertlerin seni bulduğunu, hakkıyla anlayacaksın EY GÖNÜL!

İzin ver değişsin yüreğin. Zor olsada SABRET! Yüreğin yansa da SABRET! Yanmayan yürek üşür.

Ve benden sana güzel bir söz:

“DERDİNE İYİ BAK. DERMANIN DERDİNDE GİZLİ.

Ve Rabb’ine dönüp:

“Benim büyük bir derdim var” deme. Derdine dönüp “Benim büyük bir Rabbim var” de ve

K E N D İ N İ

R A B B İ N E

T E S L İ M E T.

İyiliğe niyet edin.

Büyüklere hürmet edin.

Sıkıntıya sabredin.

Aza kanaat edin.

Bildiğinizle amel edin.

Sofranıza davet edin.

Seviyorsanız ifade edin.

Kalpleri fethedin.

Misafire ikram edin.

Muhtaca yardım edin.

Gariplere merhamet edin.

Kazanmaya gayret edin.

Çalışanı takdir edin.

Mazereti kabul edin.

Hastaları ziyaret edin.

Herkese tebessüm edin.

Bize de dua edin, İnşaAllah.

YA RAB!

Kalplerimizden yorgunluğu, ruhlarımızdan kırgınlığı kaldır!

Affına sığındık, Bizleri günahlardan

azad eyle!

Sen ki suskun gönüllerde saklı kalanları bilensin, içimizden geçirip de dilimizle ikrar edemediğmiz tüm hayırlı isteklerimizi makbul eyle!

Çaresizliğimize çare olacak duaları dilimizden düşürme!

Rızâna uygun yaşamayı ve salih ameller işlemeyi cümlemize nâsip eyle!

ALLAH’IM!

آمين يا رب العالمين

CEDDİMİZ OSMANLI’DAN hayran olacağınız inceliklerden 10 tanesi

CEDDİMİZ OSMANLI’DAN

hayran olacağınız inceliklerden

10 tanesi

1- Osmanlıda şehirler

kurulurken, Nasıl‘ki bir suya taş

attığınızda halkalar merkezden

başlayarak dalga dalga dağılır.

Şehir kurarken‘de ilk önce bir

camii, mescit yapılır, Daha sonra etrafına halka halka evler ve

işyerleri yapılırdı…

2-Eğer bir evin camında sarı

çiçek varsa, benim evimde hasta

var. Buradan geçerken yüksek

sesle bağırmayın demekti.

Eğer bir evin camında kırmızı

çiçek varsa, Bu evde evlilik çağına gelmiş genç kız vardır.

Buradan geçerken konuşmalarına dikkat edin,

Ölçülü konuşun anlamına geliyordu…

3- Burası bir imtihan dünyası ve hayat geçiçiydi. Yüzyıllar boyu bu evlere sahip olamazlardı. Evlerin duvarlarına; ”YA MALİKÜL MÜLK” yazarlardı. ”Ey ALLAH’ım bütün mülk senindir.” Anlamına gelmekteydi…

4- Kapı tokmağında; ”YA FETTAH” yazılıydı. Bu bütün kapıları açan, sıkıntıları ve dertleri gideren anlamlarına gelmekteydi.

Şimdi ise birçok işyerlerinde,

”İTİNİZ” yazıyor. Bu‘da medeniyetimizin geldiği son noktayı gösteriyor…

5- İnsanlar edeplerindeki incelikten dolayı ”ışığı yak” demezlerdi. Çünkü yakmak olumsuz bir kelime olduğu için onun yerine ”ışığı uyandır” denilirdi…

6- Gece yatacakları vakit ise;

”ışığı (mumu) söndür” demezlerdi. Çünkü söndürmek olumsuzluk çağrıştırdığı için,

”ışığı dinlendir.” denilirdi…

7- Eve misafir geldiği zaman,

Misafirlerin ayakkabılarının burunlarını dışarıya dönük değil‘de içeriye dönük yaparlarsa

Bunun anlamı ise, ”Biz sizin misafirliğinizden memnun kaldık,

Evimizi tekrardan şereflendirmenizi bekleriz” idi…

8- Misafire kahvenin yanında su ikram ederlerdi. Eğer misafir aç ise; İlk önce suyu, Tok ise kahveyi alırdı.Eğer suyu almışsa ev sahibi hemen misafiri yermeyecek ve utandırmayacak bir şekilde mütevazi bir sofra hazırlardı. Misafirin karnını doyururdu…

9- Kapı tokmakları aslan başlı ve çiçek motifli 2 tokmaktan oluşurdu. Aslan başlı kalın ses,

Çiçek motifli ise ince ses çıkartırdı. Böylece eve kimin geldiği anlaşılır, Misafir erkek ise;

Kapıyı erkek açar, Bayan ise;

Kapıyı bayan açardı…

10- Evde kimse ayakta yemek yemezdi. Çocuklar bile, Önce eller yıkanır, Sofraya hep birlikte oturulurdu. Evin en büyüğü yemeğe başlamadan kimse başlamazdı. Evin en büyüğü yemeğe başlarken, Herkesin hatırlaması için yüksek sesle Besmele çekerdi. Sofradan kalkerken; ”Hayırların fethi,

Şerlerin def edilmesi için,”

Fatiha Suresi okunurdu…

Rabbim Tüm Ecdadımıza Gani Gani Râhmed Eylesin…

Şahane kıssalar

Şahane

—–

İNSAN NEDEN BAĞIRIR

İslâm alimlerinden biri talebeleriyle Basra kıyısında gezinirken deniz kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Talebelerine dönüp:

“İnsanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sormuş.

Talebelerden biri:

“Çünkü sükûnetimizi kaybederiz” deyince mübarek zat:

“Ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden yüksek sesle konuşuruz? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de duyurabilecek ve demek istediklerimizi rahat aktarabilecekken niye avazımız çıktığı kadar boğazımızı yırtarak bağırırız?” diye tekrar sormuş.

Talebelerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış:

“İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak mecburiyetinde kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları lazım gelir.”

“Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır.

Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur? Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile lüzum kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini hakiki olarak seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir.”

Daha sonra talebelerine bakarak şöyle devam etmiş:

“Bu sebeple tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine müsade etmeyin, izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözlerden uzak durun.

Ne demişler…

“Zerzevatçı bağırır, Sarraf bağırmaz,

Eskici bağırır, Antikacı bağırmaz….

FİKRİ KIYMETLİ OLAN BAĞIRMAZ. BAĞIRAN DÜŞÜNEMEZ, DÜŞÜNEMEYEN KAVGA EDER.

SESİMİZİ DEĞİL SÖZÜMÜZÜ YÜKSELTELİM.

Rabbim bizleri;

” Güzel sözle, hikmetle ve nezaketle ” davranan kullarından eylesin inşAALLAH

——

HAYIR BELKI ŞERRIN IÇINDE SAKLIDIR

Mutlaka okuyun…

Evlendi ve ilk gece eşinin yüzünü açtı rengi siyah idi güzel de değildi zifaf gecesi eşini terk etti eşi bunu anlayınca adamın yanına gitti birkaç gün sonra ve dediki ” HAYIR BELKİ ŞERRİN İÇİNDE SAKLIDIR ”

Dedi ve ikna etti zifafını tamamladı ama kalbinde yine sıkıntı vardı eşinin şeklinden dolayı

İkinci bir kez eşini ve şehri terketti bu sefer aradan 20 yıl geçti eşinin ondan hamile kaldığını bilmeden geçen 20 yıl

Evet şehre geri döner namaz için camiye girer bakar genç bir vaiz ama çok muhteşem vaaz ediyor dehşete kapılır ve hoşuna gider sorar kim bu delikanlı diye Oradakilere

bu alim derler ki adı ENES babası kim der? Derler ki 20 yıl önce buralardan göçtü adı

MALİK

GENCİN yanına gider ve derki seninle evinize kadar gelicem kapıda beklicem annene dersin ki ” HAYIR BELKİ ŞERRİN İÇİNDE SAKLIDIR ”

giderler annesine bunu der demez koş koş evlat o senin baban der kapıda bekletme.

Evet öyle bir sıcak karşılama olurki. Zira annesi oğluna ;

Oğlum baban bizi terk etti yalnız bıraktı gitti dememiştir o yüzden baba sevgisi tazedir evet işte o anneden ENES İBN-İ MALİK

Olmuştur efendimiz sav. Den birçok hadisi rivayet etmiştir efendimizin hizmetkarı olmuştur

Allah senden razı olsun ey Enes’in annesi bize böyle güzel evlat yetiştirdin ve bize güzel bir ders öğrettin

Evet bazen HAYIR ŞERDE GİZLİDİR

bazen bazı işlerden ve kişilerden uzak dururuz içimiz kabullenmez ve birçok hayrı kaçırırız

Şu sözleri gözardı etmeyelim

– Allah belki bu durumda sana hayır dilemiştir

-Allah bazı işleri ancak hayır için erteler

– seni birçok şeyden mahrum eder yine sana hayır vardır

-bugün ki ağlaman yarın ki hayır içindir

-başına gelen musibetin sonu illa ki hayırdır

Bunun için üzülme kötü görülen işlerin sonu hayırdır inşaallah

Hamdolsun ki tüm hayırlar onun elindedir o herşeye kadirdir.‏

——

Kalbi Kötünün Birisi, Bir Padişâhın Bir İyi Adama Olan Sevgisini Kıskanıyordu. Çünkü Padişâh O İyiyi Karşısına Alıyor, Konuşuyor, Hediyeler Veriyordu. Bir Gün O Kötü Kişi Padişâhın Yanına Varıp Dedi ki:

“Ey Padişâhım! Sen O Adama Pek Fazla Yüz Veriyor Amma Nasıl Bir İnsan Olduğunu Bilmiyorsun. Onu İyi Bir Kişi Sanıyorsun. Hâlbuki Hiç de Öyle Değildir O… Meselâ, Siz Yüce Padişâhım İçin Şurada Burada, “Padişâhın Yanına Gidiyorum Amma Çok Korkuyorum. Çünkü Padişâh Cüzamlının Biridir. Yanına Fazla Sokulmuyorum…” Diyor. Eğer Bu Haberimle Bana İnanmıyorsanız Meselâ Yarın Sabah Yanınıza Gelince Şöyle Çok Yakınınıza Çağırın. Bakalım Sokulacak mı?”

Padişâh Bunun Bu Sözlerine Kandı ve Şöyle Buyurdu:

“Peki, Yarın Sabah Bir Kerre Deneriz…”

O İyi Kişi, Ertesi Sabah Padişâhın Yanına Giderken Yolu Üzerindeki O Kötünün Dükkânına Uğramıştı. Kötü Kişi, “Hoş Geldin, Sefâlar Getirdin…” Diyerek Güler Çehreler Gösterdi. İlle de Bir İki Lokma Bir Şeyi Birlikte Yemeleri İçin de Isrâr Etti. Yemekten Sonra İyi Kişi, Padişâhın Yanına Gitmek Üzere Ayağa Kalkınca O Kötü Adam Şöyle Söyledi:

“Aman Dostum, Bak! Sarımsaklı Yemek Yedik. Padişâhın Yanında Dikkatli Olman Gerek. Çünkü O, Sarımsak Kokusunu Hiç Sevmez. Eğer Seni Yakınına Çağırır, Bir Şey Söylemek İsterse, Çok Sokulma veyâ Elinle Ağzını Kapat…”

Bir Şeyden Habersiz Bu İyi Adam Padişâhın Yanına Vardı. Padişâh da Denemek Üzere Onu Birkaç Kerre Yanına Çağırdıysa da Adamcağız Sarımsak Kokusunu Duyacak ve Kızacak Korkusu ile Sokulamadı. Padişâh Çok Kızdı ve İçinden, “Bak, Doğru imiş…” Dedi, “Beni Cüzamlı Sanıyor!”

Bu Kızgınlıkla Oturdu, Bir Mektup Yazdı ve O İyi Adama Verdi ve Şöyle Buyurdu:

“Al, Bunu Şehir Komutanına Götür. Orada Sana Ne Verirlerse Al…”

Bu İyi Adam Yine Bir Hediyeye Kavuşuyorum Sevinciyle Dışarıya Çıktı. Önce O Kötü Kişinin Yanına Uğradı. Kötü Kişi İyinin Elinde Kapalı Mektubu Görünce Olan Biteni Sordu O da Anlattı ve “Şimdi Şu Kâğıtla Birlikte Hediyemi Almaya Gidiyorum.” Dedi. Kötü Kişi Bir Tuhaf Oldu, Bir Kıskandı. Sonra da, “Ne Olur, Bu Seferlik Bu Kâğıdı Bana Versen ve Hediyeyi Ben Alsam?” İyi Kalpli Adam Kendi Kendine Ben Bu Adamın Yemeğini Yemiştim. Hediyeyi de Bu Kerre O Alsın Diyerek Kâğıdı Ona Verdi.

Kötü Kalpli Kıskanç Adam Sevinçle Şehir Komutanına Gitti, Mektubu Sundu. Kim Bilir Nasıl Bir Hediye Alacağım Diye Meraktaydı. Şehir Komutanı, Padişâhın Emir Kâğıdını Açtı. Kâğıtta, “Bu Mektubu Getirene Aman Vermeyip Diri iken Derisini Yüzecek ve İçerisine Ot Dolduracaksınız! Sonra da Yolun Üzerine Koyacaksınız. Ben Biraz Sonra Oradan Geçerken Bunu Doldurulmuş Göreceğim!” Diyordu. Kâğıdı Okuyan Şehir Komutanı Adamlarına Emretti:

“Çabuk Bu Adamı Boğazlayın! Ot Dolduracaksınız!”

Kötü Kalpli Adam Yalvarmaya Başladı:

“Aman! Beni Bırakın! Kâğıt Aslında Başkasına Verilmişti…”

Dinlemeyip Alaşağı Ettiler, Derisini Yüzüp İçerisine Ot Doldurdular. Padişâh Az Sonra Oradan Geçerken Yola Çıkarılmış Olanı Gördü Fakât Asıl Öldürülmesini Emrettiği Kişi Yerine O Kişiye, “Fenâdır!” Diyenin Öldürüldüğünü Görünce O İyi Kalpli Adamı Çağırttı. Sonra Soruşturma ile Bütün Gerçekler Anlaşıldı. O Zaman Padişâh Şöyle Söyledi, “İşte Böyledir…” Dedi, “Her Kişi, Kötülüğü Ancak Kendisine Edebilir…”

——

-EKMEK KIRINTILARI-

Rivayete göre Hz.İbrahim (A.s) çok malı vardı. Allahu Teala ya “Ya Rabbi bu kadar malın şükrünü eda edemiyorum lütfen birazını al” diye dua eder.Allahu Teala “Öyleyse ekmeği ayak ta ye Ya İbrahim”diye vahyeder.Hz. İbrahim ekmeği ayakta yemeye başlar.Fakat kırıklar dökülmesin diye boynuna mendil bağlar böylece kırıklar mendile dökülür. Hz. İbrahim (A.s) malı dahada çoğalır.Yine Allahu Tealaya dua eder. Allah “Sen ekmek kırığına hürmet ettiğin sürece ben senden malımı azaltmam ya İbrahim “der.

——-

RÜYADA RASULULLAH’I NASIL GÖRÜRSÜN?

Bir öğrenci hocasına gelerek:

− Hocam! Sizin, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i rüyanızda gördüğünüzü biliyorum, demiş.

Hocası:

− (Olabilir) bu halde benden isteğin nedir evladım, diye karşılık vermiş.

Öğrenci:

− Ben O’nu görmeyi çok arzuluyorum; n’olur onu nasıl göreceğimi bana öğretin.

Hoca:

− Rasulullah’ı rüyada nasıl göreceğini sana öğretebilmem için, bu akşam yemeğe davetlisin.

Akşam olunca öğrenci hocasına gider…

Hoca, yemeğin tuzunu bir hayli fazla koyar ve öğrencisinin su içmesine engel olur. Öğrenci su istemişse de hoca vermez; aksine daha fazla yemek yemesi için ısrar eder. En sonunda: “Sen şimdi uyu. Namazdan önce uyandığında, ben sana Rasulullah’ı nasıl göreceğini öğreteceğim diyerek talebeyi yatmaya zorlar.

Öğrenci uyur… Lakin susuzluğun şiddetinden dolayı kıvranır. Uyanınca hocasının yanına gider. Hocası ona:

− Yavrucuğum; Rasulullah’ı rüyada nasıl göreceğini sana öğretmeden önce sana bir şey sormak istiyorum: Acaba bu gece rüyanda bir şeyler gördün mü?

Öğrenci:

− Evet, der.

Hocası:

− Acaba ne gördün, diye sorar.

Öğrenci:

− Yağmurların yağdığını, nehirlerin aktığını, denizlerin taştığını gördüm, diye yanıt verir.

Bu cevabı alan hoca şöyle der:

“Niyetin doğru olunca rüyan da doğru oldu. Eğer Peygambere olan sevgin doğru olsaydı, işte o zaman Rasulullah’ı görürdün!”

Hibbî Ya Rîyha’l-Îman, sf. 151

——

Veysel Karanî Hazretleri’ne Resülullah Efendimiz’in Hırkasını Götüren Hz. Ömer (r.a) Ve Hz. Ali (k.v) Durumu İzah Ederken Veysel Karanî Hazretleri Birde Ne Görsün, İki Sahabe Efendimizin de Ağzında İnci Gibi Dişleri Parlıyor…!!!

Veysel Karanî Hazretleri Buyurdu Ki…;

Sizin O Ağzınızda Parlayanlar Nedir…??

Şaşkın Halde Cevap Verdi Hz. Ömer (r.a) Diş..

Peki Senin Ağzında Neden Diş Yok Diye Sordu, Veysel Karanî Hazretleri’ne…

Ve Cevap Verdi, Resülullah’ın Yegâne Aşığı…;

“BEN UHUD GAZVESİNDE RESÜLULLAH EFENDİMİZ’İN DİŞİNE OK SAPLANIP KIRILDIĞINI DUYUNCA, RESÜLULLAH EFENDİMİZ’İN AĞZINDA OLMAYAN DİŞİN, SENİN AĞZINDA NE İŞİ VAR DEDİM VE HEPSİNİ KIRDIM ATTIM”

AŞK’A BAK AŞK’AAAAAAAAAA……!!!!!

Hz. Ömer (r.a) Bir Kez Daha Şaşkın Halde Dedi Ki, Senmisin Resülullah’ın Yanında Sahabe, Yoksa Bizmiyiz Anlamadım…!!!!!

Alıntı

—-

Camiye Gelen Çoktu Ama…

Harun Reşid bir ramazan günü Behlûl’e (k.s),

“Akşam namazında camiye git, namaza gelen herkesi iftara davet et” diye tembih etti. Akşam oldu, namaz kılındı, namazdan sonra Behlûl (k.s) beş-on kişilik bir grupla çıkageldi. Harun Reşid şaşırdı ve,

“Behlûl bunlar kim? Ben sana namaza gelen herkesi saraya iftara çağır diye tembih etmedim mi? Sen o kadar cemaatin arasından bir sofralık adam bile getirmemişsin” deyince, Behlûl (k.s),

“Efendim, siz bana camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır dediniz. Namazdan sonra bendeniz cami kapısında durdum, çıkan herkese hocanın namaz kıldırırken hangi sûreyi okuduğunu sordum. Onu da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi. Camiye gelen çoktu ama namaza gelen demek ki yalnız bunlarmış” diye cevap verdi.

——

Nûh bin Meryem, Merv şehrinin kadısı idi. Bir kızı vardı. Merv şehrinin eşrâf ve ileri gelenleri bu kızı istediler. Kadı, meşveret edilmeye lâyık olanlarla meşveret etti. Bir de Hıristiyan komşusu vardı. Kadı, bir de onunla meşveret edeyim, başka dindendir ama görünüşte komşumuzdur deyip onu çağırdı. Onunla meşveret etti. Hıristiyan dedi ki:

“Ey Kadı! Bu işte bizden öncekilerin sünneti, yani yolları adetleri vardır. Sizden öncekilerin de adetleri, sünneti vardır. Zamanımız insanlarının da adetleri vardır. Şimdi sen serbestsin. Hangisini istersen seç.”

Kadı üç yolu da açıkla dedi. Hıristiyan şöyle anlattı:

“Bizim evvelkilerin yolu, asil soylu birini bulup kızını ona verirlerdi. Sizin evvelkilerinizin sünneti, takvâ sahibine vermekti. Zamanımızdakilerin adeti ise zenginleri tercih etmektir. İyi soya, asalete ve kuvvetli dine itibar etmezler. Sen hangisini seçiyorsun?”

Kadı: “Ben kendi evvelkilerimizin sünneti ile amel eder ve takvâ sahibini tercih ederim.” dedi. Sonra düşündü. Merv şehrinde kendi kölesinden daha müttekî ve dindar kimse bulamadı. Kızını ona verdi.

Kocası kırk gün kızın yanına gitmedi. Kızın annesinin bundan haberi olunca kadıya şikayet edip, böyle sâliha bir kızı kölene verdin de henüz yüzüne bile bakmadı, senin bu yaptığın nedir dedi.

Kadı kölesi Mübârek’e: “Ey Mübârek, sen benim çocuğuma naz mı ediyorsun da yanına gitmiyorsun?” dedi. Mübârek cevabında:

“Ey müslümanların kadısı! Ben sizin kerîmenize nasıl naz ederim de yaklaşmam. Ama siz kadı (hakim) olduğunuz için korktum ki bu kız sizin evinizde iken belki şüpheli bir şey yemiştir. Ben ise lokmalarıma çok ihtiyât ediyorum ve ona helal yemek yediriyorum. Vücudunun, kanının (haram gıdadan) tamamen temiz olmasını istiyorum. Allah Teâlâ bize bir çocuk ihsan ederse, onun sâlih ve iyi olmasına çalışıyorum.” dedi.

Kırk gün tamam olunca hanımının yanına yaklaştı. O lokmalarında bu kadar ihtiyâtlı olunca, Allah Teâlâ ona Abdullah bin Mübârek gibi bir oğul verdi.

Abdullah bin Mübârek rahmetullahi aleyh dört şeyde dünyada eşsiz idi:

1. Zamanında bütün dünyada onun gibi bir âlim yoktu.

2. Hilmi (güzel ahlakı) eşsizdi.

3. Şecâati, yiğitliği eşsizdi.

4. Cömertliği eşsizdi.

Bu dört şeyde zamanında hiç kimse onunla eşit değildi.

Riyâdü’n-Nâsihîn, Nikahın Fazileti Bahsi, s. 326-327

——-

Babanın Oğluna Verdiği Ders

Bir adam sık sık Kur’an okurdu. Ancak O’ndan bir şey ezberlemezdi.Bu adamın küçük oğlu babasına dedi ki;-Babacığım Kur’an okuyorsun ama hiç ezberlemiyorsun, sana ne faydası var ki?Baba oğluna dedi ki;-Evladım, sana söyleyeceğim ancak önce şu hasır sepeti şu dereden su doldur getir.Hasır sepet kömür taşımak için kullanılıyordu.Oğul dedi ki;-Baba, ama bu imkansız!Baba;-Sen dene bakalım ne oluyor.Oğul bu söz üzerine hasır sepeti alıp dereye gitti ve su doldurup taşımaya başladı. Yol yarı olmadan bütün su akıp gitti. Oğul babaya dönüp dedi ki;-Baba görüyorsun ki bu imkansız bir şey!Baba;-Olsun bir daha dene.dedi.Oğul bir daha denedi, bir daha derken beşinci seferde iyice yorulan oğlu bitkinliğini belirterek babasına;-Baba sen de biliyorsunki bu imkansız neden tekrar ettiriyorsun? deyince baba dedi ki;-Evladım sepette bir şey farketmedin mi? deyince oğlu anladı ve-Evet babacığım, sepet tertemiz olmuş dedi. Baba;-İşte böyle evlat, nasıl bu sepet kendinde bir şey tutamasa bile su ile tekrar tekrar temas edince tertemiz oldu, insan kalbi de dünya ve işlerinden kirlenir, Kur’an okumakla da ezberlemese bile kalbi suyun hasır sepeti temizlediği gibi tertemiz olur. Evladım Kur’an kalbin ve ruhun temizleyicisi, gıdası ve şifasıdır, sakın şeytanın bu ‘ezberlemeden ne faydası var’ oyununa gelmeyesin!diyerek oğluna harika bir ders vermiş oldu.

——–

HZ İBRAHİM’İN BÜYÜK İMTİHANI

Hz. İbrahim’in uzun yıllar çocuğu olmamıştı. İçi Allah sevgisiyle dopdolu idi. Allah sevgisinin yerini hiçbir şey alamazdı; alamazdı; ama neslini devam ettirme arzusu, beşer sıfatı taşıyan herkeste olduğu gibi onda da vardı.

Bu duygular içinde Hz. İbrahim bir gün ellerini yüce dergaha açarak: ‘Ya Rabbî, salih evlatlar lütfeyle bana.’ diye dua etti. Bu dua kabul gördü ve İsmail doğdu. Daha sonra Hz. İbrahim, hanımıyla oğlu İsmail’i, ekin bitmez, ziraate elverişsiz bir vadiye bırakmak zorunda kaldı. İsmail orada büyüyüp gelişmeye başladı. Annesiyle beraber bırakılan çocuk büyümüş ve koşup oynayacak yaşa gelmişti. Bu devre bir baba için çocuğun en çok sevilebileceği yaştı.

Hz. İbrahim bir rüya görmüştü; rüyasında kendisini oğlu İsmail’i boğazlama girişiminde bulunurken görüyordu. Pek ehemmiyet vermedi önce. Sonra bu rüyalar devam etti. Sonunda anladı ki, bu İlahi bir işarettir.

Hz. İbrahim hanımına rüyasını ve niyetini anlatmadan, sadece oğluyla dağa gideceklerini söyledi. O da bir panayıra gidiyormuş gibi güzelce giydirdi ve babasıyla beraber yola koydu.

Oğlunu alıp kurban edeceği yere götürmek üzere yola çıktığı zaman şeytan durumu anlamıştı. Hz. İbrahim yine tam bir teslimiyet içinde Allah’ın emrini yerine getirecekti. Onu kandıramazdı artık, çünkü daha önce denemişti. Bir şefkat timsali olan annenin yanına koştu. Ancak şefkati ne kadar çok olursa olsun, o Hz. İbrahim’i tanıyordu. O yanlış bir şey yapmazdı. Zaten Hz. İbrahim’den teslimiyet ne demektir tam manasıyla öğrenmişti. Annenin yanından da yüzgeri edildi şeytan. Son çare olarak kurbanlık İsmail kalmıştı. Ona da gitti. Ancak Hz. İsmail şeytanı kovmakla kalmadı, aynı zamanda onu taşladı da. Bugün hacılar şeytan taşlarken Hz. İsmail, babası ve annesinin işte bu hatırasını canlandırıyorlar bir çeşit.

Hz. İbrahim oğlunu kurban etmek üzere yoluna devam ediyordu. Bu İlahi bir emirdi, yapacaktı. Ancak içini bir endişe kaplamıştı. Endişesi oğlundan yanaydı. Acaba oğlu ne derdi bu emre? İsyan mı ederdi? Kaçar mıydı?

Endişesi boşa çıkmıştı. Zira konuyu açtığında oğlunun cevabı şu olmuştu:

–Babacığım! Hiç çekinme, Allah tarafından sana ne emrediliyorsa onu yap. İnşallah benim de sabırlı ve dayanıklı olduğumu göreceksin.”

Her şey tamamdı kurban merasimi için. Oğlunu şakağı üzerine yatırdı. Kesmek üzere bıçağı çıkardı. Ancak olanlar onu çok şaşırtmıştı. O kadar bileyip, ağzını keskinleştirdiği bıçak kesmiyordu. Zira ateşe “İbrahim’e karşı serin ve selametli ol.” diyen Allah. bıçağa kesmemesini emretmişti. Tam teslimiyet içindeki Hz. İbrahim’e bir nida geldi:

–“Rüyanın gereğini yerine getirdin.”

Zaten ondan istenen de oğlunu kurban etmekten ziyade kendisine dünyaya geliş sebebini unutturacak her şeyi, bu canından bir parça olan oğlu bile olsa feda edebileceğini ispat etme ve Allah’a karşı görevlerini her türlü şart altında yerine getirebileceğini göstermesiydi. Kur’an’ın ifadesiyle bu gerçekten ağır bir imtihandı. Kazanıldıktan sonra imtihanın ne kadar zor ve ağır olduğunun ne ehemmiyeti olabilir ki! İmtihan kazanılmış ve sonrasına bir Vacip olarak kalacak olan Allah tarafından gönderilen büyük ve gösterişli bir koç kurban edilmek üzere gönderilmişti.

——-

ALLAH SEVDİKLERİNDEN EYLESİN.

Cuma günü, Cuma vakti,Cemaat tek tük camiye girmekte. İmam kürsüde… Girenlerin arasında.

Hızır a.s. da genç ihtiyar arasında onlardan biri gibi gidiyor bir köşeye oturuyor. Kürsüde imam sohbete başlıyor… Hızır’ın yanına kırklarında bir adam gelip oturuyor. Cami yavaş yavaş dolmakta…

Adam, bir müddet sonra uyuklar bir vaziyette sallanıyor, ha uyudu ha uyuyacak. Hızır a.s. adamı dürtüklüyor:

– Uyuyacaksın, der. Adam:

– Uyumam, beni rahat bırak.

Hızır a.s. ses etmez, ancak ezan okundu okunacak, adam ha uyudu ha uyuyacak, bir daha dürtükleyerek:

– Uyuyacaksın dedim, der. Adam:

– Ben de sana uyumam, beni rahat bırak dedim. Rahat bırak beni. Rahat bırak yoksa, Hızır olduğunu söylerim. Buradan çıkamazsın. Bu kalabalık sakalında bir tel bırakmaz.

Hızır a.s. susar ve gözlerine kapar, boynunu büker Allah’a yönelerek:

– Ya Rabbim! Bu nasıl iştir. Bu kulun benim kim olduğumu bildi. Bu nasıl iştirki bendeki listede bunun ismi yok.

Cevap gelir:

– Sana verilen listede beni sevenlerin isimleri var. O ise benim sevdiklerimden…

——

Hz. Fatıma iştahsız olmuştu.

Hz Ali Hz Fatıma’nın hanei şeriflerine teşrif edip:

“Ya Fatıma! Dünya tatlılarından gönlün ne istiyor?” diye sordu.

Hazreti Fatıma:

“Ya Ali, nar istiyorum” buyurdu.

Hazreti Ali Efendimizin yanında hiç para yoktu.Uzun uzun düşündü. Sonra kalkıp çarşıya gitti. Biraz borç para aldı ve onunla bir nar satı aldı. Eve giderken yol kenarına bırakılmış bir ihtiyar hasta gördü.

Hazreti Ali Efendimiz o ihtiyara yaklaşıp:

“Gönlün ne istiyor?” diye sual buyurdu.

O da:

“Ya Ali! Beş gündür buraya atılmış duruyorum. İnsanlar geçip giderler. Kimse bana iltifat etmez. Benim canım nar istiyor.” Dedi. Hazreti Ali Efendimiz düşündü.

“Eğer bu elimdeki narı bu ihtiyara verirsem, Fatıma narsız kalacak. Eğer buna vermezsem Cenabı Hakk’ın ayeti celilesine “Ve dilenciye gelince (onu) azarlama” (Duha 93.10) ve Resulüllah Efendimizin(Laa teruddüsseeile velev kene ale fersin) emirlerine muhalefet etmiş olurum” diye düşündü ve narı ihtiyara verdi. İhtiyar şifa buldu. Hazreti Fatıma validemiz Hazreti Ali Efendimiz Fatıma’dan haya ederek hanei saadetine geldi. Hazreti Fatıma, Hazreti Ali Efendimizi görünce O’nu ayakta karşıladı. Narın hadisesini öğrenince:

“Ya Ali! Sen üzülme; Allahü Teala’nın izzet ve celaline yemin ederim ki sen o ihtiyara o narı verdiğinde gönlümde, nara karşı olan iştah gitti” dedi. Hazreti Ali O’nun bu sözleri ile ferahladı. O anda bir kimse gelip Hazreti Fatıma’nın kapısını çaldı. Hazreti Ali Efendimiz:

“Kimsin?” diye sual buyurduklarında:

“Aç kapıyı ben Selman-ı Farisi’yim” diye ses geldi. Hz. Ali kalkıp kapıyı açtı ve Selman (ra) içeri girdi. Elinde üzeri mendille örtülü bir tabak vardı. O tabağı Hz. Ali’nin önüne koydu. Hz. Ali Efendimiz:

“Bunu kim gönderdi?” Dedi. Hz. Selman:

“Bunu Allah Teâlâ Hazretleri Resûllah’a gönderdi. Nebi Aleyhisselam da zatı şerifinize gönderdi” buyurdu. Hz. Ali Efendimiz tabağın örtüsünü açtı. Baktı ki, tabakta dokuz tane nar var. İmam-ı Ali buyurdular ki:

“Yâ Selman! Bu getirdiğin bana olsa on olurdu. Çünkü Hakk Teâlâ: “Kim bir iyilik ile gelirse onun için on misli vardır” (En’am 6, 160) buyuruyor. Bu ise ona uymuyor. Buyurdular. Selman (r.a) tebessüm ederek, sakladığı bir narı da çıkarıp tabağa koydu. Ve:

“Yâ Ali! Allah’a yemin ederim ki bu narlar on idi. Fakat ben seni tecrübe için bir tanesini saklamıştım” buyurdu

——-

Bir gün Davud aleyhisselam: “Yâ Rabbi! Cennet arkadaşım olacak kimseyi bana tanıt” diye arzetti.

Allahü teala buyurdu ki:

“Senin Cennetteki arkadaşın Yunus aleyhisselamın babası Metta’dır” Davud aleyhisselam, Allahü teala’dan Metta’yı görmek için izin istedi. Allahü teala da izin verdi. Davud aleyhisselam, oğlu Süleyman aleyhisselamla birlikte Metta’nın yaşadığı bölgeye gittiler.

Orada hurma lifinden yapılmış bir ev gördüler. Oradakilere: “Metta nerededir?” diye sordular. Cevaben: “O, odun satılan pazardadır” dediler.

Çok geçmeksizin Metta, başı üzerinde bir miktar odun olduğu halde geldi. Allahü tealaya hamd ettikten sonra odunları satışa koyarak şöyle dedi:

“Kim helal parayla helal odun almak istiyor?” Orada bulunanlardan biri onun odunlarını aldı. Bu sırada Davud ve Süleyman aleyhimesselam ona selam verip, hal ve hatırını sordular. Metta onları evine davet etti ve odunun parasıyla bir miktar buğday alarak evine götürdü.

Sonra onu un yapıp hamur etti ve pişirerek misafirlerin önüne getirdi. Kendisi de diz çökerek getirilen ekmeği yemekle meşgul oldular.

Metta “Bismillah” diyerek bir lokma aldı, onu yuttuktan sonra da “elhamdülillah” dedi.

Sonraki lokmalarda da bu zikirleri tekrarladı. Sonra yine “bismillah” diyerek biraz su içti; suyu yere bırakmak istediğinde ise Allahü tealaya hamd etti.

Daha sonra şöyle dedi:

“İlahî! Bana ihsanda bulunduğun kadar kime ihsanda bulunmuşsun? Bana gören göz, duyan kulak ve sağlam bir beden vermişsin ve beni güçlü kılmışsın; öyle ki hiç dikmediğim ve korumasında hiçbir zahmet çekmediğim bir ağacın yanına gidebildim.

O ağacı benim için bir rızk vesilesi kılmışsın ve bir kimseyi gönderdin de onu benden aldı ve onun parasıyla ekmediğim bir buğdayı aldım ve ateşi bana ram ettin, onunla ekmek pişirdim, ibadet ve itaatinde güçlü olmam için rağbetle onu yedim. Allah’ım, sana hamd olsun”

Metta, bu sözleri söyledikten sonra ağladı. Bu esnada Davud, oğlu Süleyman’a: (aleyhimesselam) “Oğlum! Kalk gidelim. Ben bu zat gibi Allahü tealaya şükreden bir kul görmedim” dedi.

——

İnsanın iliklerine kadar işleyen bi kıssa…

Elhamdulillah

——

Allah Nasıl Misafir Edilir? Dini Hikayeler

Musa Aleyhisselâmın ümmeti:

– Ya Musa! Rabbimizi yemeğe davet ediyoruz. Buyursun bir gün misafirimiz olsun. Nemiz varsa ikram etmeye hazırız, dediklerinde Musa Aleyhisselâm, onları azarladı. «Nasıl olur, Allah (haşa) yemekten, içmekten ve mekândan münezzehtir» diyerek bir daha böyle bir şeyi akıllarından bile geçirmemelerini tenbihledi. Fakat Musa Kelîmullah Turu Sina’ya çıkıp, bazı münasaatta bulunmak istediğinde, Allah tarafından şöyle nida olundu:

– «Ya Musa neden kullarımın davetini bana getirip söylemiyorsun?»

Musa Aleyhisselâm:

«Ya Rabbi, böyle daveti size gelip söylemekten haya ederim. Nasıl olur, Zatı Ulûhiyetiniz onların söylediklerinden beridir» dedi.

Allah (c.c.):

«Söyle kullarıma, onların davetine Cuma akşamı geleceğim» buyurdu.

Musa Aleyhisselâm gelip kavmini durumdan haberdar etti, hazırlığa başlandı, koyunlar, sığırlar kesildi. Mümkün olduğu kadar mükellef bir yemek sofrası hazırlandı. Çünkü misafir gelecek olan ne bir vali, ne bir padişah, ne bir başka yaratıktı. Kâinatın yaratıcısı misafir olarak gelecekti. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra, akşam üstü uzak yollardan geldiği belli; yorgun argın, üstü-başı birbirine karışmış bir ihtiyar gelip:

«Ya Musa! Uzak yollardan geldim, acım, bana bir miktar yemek verin de karnımı doyurayım» dedi.

Hz. Musa:

– Acele etme, hele şu testiyi al da biraz su getir bakalım. Senin de bir katkın bulunsun. Biraz sonra Allah (c.c.) gelecek, dedi.

Tabii adam daha fazla diretmeden çekip gitti. Yatsı vakti oldu, beklenen misafir halâ gelmedi. Sabah oluncaya kadar beklediler, halâ gelen giden yoktu. Neyse ümidi kestiler. Hz. Musa taaccüp içinde idi.

İkinci gün Hz. Musa Tur’a gidip:

– Ya Rabbi, mahcup oldum, ümmetim: «Ya Sen bizi kandırdın, ya Allah sözünde durmadı» diyorlar dediğinde, şöyle hitap olundu:

– Geldim ya Musa, geldim. Açım dedim, beni suya gönderdin, bir lokma ekmek bile vermedin. Beni ne sen, ne kavmin ağırladı.» Bunun üzerine Hazreti Musa Kelîmullah:

– Ya Rabbi bir ihtiyar geldi sadece, o da bir kuldu, Allah değildi. Bu nasıl olur? dediğinde Cenabı Allah:

– «İşte ben o kulum ile beraberdim. Onu doyursa idiniz, beni doyurmuş olacaktınız. Çünkü ben ne semalara, ne yerlere sığarım, ben ancak aciz bir kulumun kalbine sığarım. Ben o kulumla beraber gelmiştim. Onu aç olarak geri göndermekle, beni geri göndermiş oldunuz» buyurdu.

Demek ki, Allah için yapılan her şey, bizzat Allah’ın kendisine yapılmış gibi olmakta, Allah o kimseden razı olmaktadır.

Büyük Dini Hikayeler, İbrahim sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi

——

*”Mekke-i Mükerreme’de paramı kaybetmiştim.

*”Para bekliyordum, lâkin henüz gelmemişti.

*”Mâlum, Haccın bir rüknü olarak belli bir vakitte saçını sakalını kısaltman icap eder.

*”Bir berbere girdim.

*”Bir müşterisini tıraş ediyordu.

*”Utana-sıkıla

*”Afedersiniz; param yok, ALLAH rızası için saçımı-sakalımı düzeltebilir misin? diye sordum.

*”Berber beni bir an süzdü, sonra tıraş ettiği adamın yanındaki boş koltuğu gösterip,

*”Buyurun, oraya oturun” dedi.

*”Tıraş ettiği adama “müsaadenizle

sizi bekleteceğim biraz;

*”Sizi ücreti mukabilinde tıraş ediyorum, lâkin bu adamcağız ALLAH rızası için istedi; bekletmemem lazım” dedi

*”Ve benim de müşterinin de itiraz etmesine fırsat bırakmadan beni tıraş etmeye başladı.

*”Tıraştan sonra, üstümü fırçalarken cebime de biraz para sokuşturdu.

*”Ben “ama…” diye itiraz ederken tebessümle

*”Acil ihtiyaçlarını karşılarsın,

bu kadar kusuruma bakma diye fısıldadı.

*”Aradan birkaç gün geçti, beklediğim para geldi.

*”Doğruca ona gidip, içine düştüğüm durumun aslını anlattım ve binbir teşekkürle yüklü miktarda para

uzattım.

*”Gülümseyerek elimi tuttu, kibarca itti, *”Alamam dedi.

*”ALLAH için olan işin bedelini kullar ödeyemez, var git sen de başkalarına ALLAH için iyilik yap, ALLAH selamet versin.

*”Helalleşip herhangi bir ödeme yapamadan oradan ayrıldım.

*”Ama tam kırk senedir onun için duâ ediyorum.

*”Onun için dua etmeye doyamıyorum. *”Geceleri uyandığımda bile onun için dua ediyorum.

*”ALLAH (c.c.) cümlemize iyi kullarından olmayı nasip etsin ve dahi iyi kullarıyla karşılaştırsın İnşâALLAH. Âmin..

—–

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem in 99 ismi ile yapılan dua

Bismillahirrahmanirrahim

Muhammedün, Mahmüdün, Ahmedün, Hamidün, Kasimün, Akibün, Hatemün, Mahin, Da’in, Siracün, Münirün, Haşirün, Mübeşşirün, Nezirün, Münzirün, Resulün, Mürselün, Nebiyyün, Mühtediyün, Mehdiyyün, Halilün, Habibün, Tayyibün, Safiyyün, Taha, Yasin, Mustafa, Mücteba, Murtaza, Nasirün, Kaimün, Hafizün, Şahidün, Şehidün, Adilün, Alimün, Halimün, Nurun, Mübinün, Burhanun, Hüccetün, Beyanun, Muti’un, Mezkurün, Vaızün, Sahibün, Natıkun, Sadikun, Musaddikun, Muzafferun, Mekkiyyün, Medeniyyün, Ebtahiyyün, Kureyşiyyün, Arabiyyün, Haşimiyyün, Azizün, Harisün, Raufün, Rahimün, Cevadün, Ganiyyün, Fettahun, Alimün, Münibün, Hatibün, Fasihun, Reşidün, Tahirun, Mutahharun, İmamun, Emirun, Mutavassitun, Sabikun, Muktesidün, Evvelün, Ahirun, Zahirun; Batınun, Şafi’un, Müşeffe’un, Hadin, Muhallilün, Muharrimun, Amirun, Nahin, Hakimun, Karibün, Şakirun, Meşkür’ün, Saburün, Rakibun, Müzzemmilü, Müddessirü, Mualla, Müzekka, Müşfikun, Muhsinün, Mütemmimün.

Bu isimler, yüce Peygamberimizin veciz isimleridir. Bunları dua makamında kullanmak ve bunlar sayesinde isteklerimizi dile getirmek için çok yararlı bir harekettir. Cenab-ı Hakk’ın doksan dokuz ismi olduğu gibi, Resül-i Ekrem Efendimizin de böyle mübarek isimleri vardır. Kim bunları ezber eder veya dua esnasında bunları okursa, Cenab-ı Mevla bu isimlersayesinde o kirnsenin arzusunu yerine getirecek ve onun bütün dileklerini kabul buyuracaktır.

Peygamberimizin bütün isimlerinde büyük feyizler vardır. Onun Muhammed ismi anıldığında mutlaka salatü selam getirilmelidir. Bir hadis-i şeriflerinde: “İnsanların bana en yakın olanları bana en fazla salatü selam getirenlerdir . ., buyurdu. (SS)

Bu isimlerin hepsinin ayrı ayrı kudsiyetleri vardır. Fakat en şümullüsü “MUHAMMED MUSTAFA” isimleridir. Bu isimlere hürmet, Muhammed Mustafa’ya hürmettir. Bu itibarla Peyamberimizi bilmemiz ve O’na gereken hürmet ve ilgiyi göstermemiz üzerimize vacibdir. Allah’ı seven, Peygamberimizi de sevecek; Allah’ın emirlerini yerine getiren Rasülullah’ın sünnetlerini de ifa edecektir. Yoksa kuru kuruya “Ben Peygamberi severim.” demesi onu kurtarmayacak, O’nun sonsuz şefaatına kavuşamıyacaktır.

Kaynak: Mecmûatul- Ahzab, Ahmed Ziyâüddin Gümüşhan

Ay tutulması hakkında…

Husuf (Ay tutulması) Namâzı Kılınacak kardeşlerim

Bu gece Husuf (Ay tutulması) Namâzı Kılınacak /2 Rekat

Peygamber Efendimizh Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

_“Güneş ile ay bir kimsenin ne ölümünden, ne de hayata kavuşmasından dolayı asla tutulmazlar. Bunların tutulduğunu gördüğünüz zaman namaz kılın, Yüce Allah’a dua edin.”_

_Diğer bir hadîs-i şerîfde de: “Bunlar Yüce Allah’ın alâmetlerinden iki nişandır” diye buyurulmuştur._

*Husüf (Ay Tutulması) Namazı:*

Ay tutulduğu zaman, müslümanların kendi evlerinde tek başına olarak güneş tutulması namazı gibi, gizli ve aşikâr okuyuşla iki veya dört rekât namaz kılmaları güzel görülmüştür. Bu namazın camide cemaatla kılınması, İmam Azam’a göre sünnet değildir; fakat caizdir.

(İmam Şafiî ile İmam Ahmed ve diğer bazı hadis alimleri de, bu namazın cemaatla kılınması görüşündedirler. İmam Malik’e göre ise, cemaatla kılınamaz. İnsanların geceleyin her taraftan toplanıp bunu cemaatla kılmaları güç bir iştir.)

Buna göre.. Bu iki veya dört rekâtı ya Sabah Namâzın Sünneti gibi 2 Rekât olarak, veya da ikindi Namâzın Sünneti gibi 4 Rekât olarak kılınır.

Okunacak sûre belirtilmediği için kolayımıza gelen Sûreleri okuyabiliriz.

///

Okunacak esma ve dualar:

* 312 kez Ya Rakiybu * 75 kez Ya Muzillu * 14 kez Ya Vehhab * 100 kez * Ya Gaffar 1020 kez * Ya Aziymu Celle Celalühü * 306 kez Ya Kahiru ya zel batşiş şedidi entellezi la yütakuntikamüh. * 7 kez Hasbiyallahu lâ ilâhe illâ Hû, Aleyhi tevekkeltu ve Huve rabbül arşıl azîm.

İŞTE GÜNEŞ VE AY TUTULMASI (KÜSUF-HUSUF) DUASI

Güneş ve ay tutulması esnâsıftda iki rekat namaz kılınır. 33 kere “Allâhü Ekber” diye tekbir getirilir. Sonra da:

“Sübhânallâhi ve’l-hamdü liltâhi ve lâ ilâhe illâhü vallâ- hü ekber Li havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm.”denir. Ayrıca bu esnâda dua edilir, tekbir getirilir, Al­lah’tan af dilenir, sadaka verilir ve Allah’a sığınılır.

Güneş ve Ay Tutulması Duası: Güneş ve ay tutulması esnasında kı­lınması sünnet olan kusüf ve husüf namazları, güneş ve ay tutulmasını engellemek ve o durumun geçme­sini sağlamak için değildir. Bu iki olay o namazların vakitleridir. Tıpkı, güneş battıktan sonra kılınan ak­şam namazının, güneşin batışını önlemek için olma­dığı gibi. Güneş’in batışı, akşam namazının vaktidir. Güneş ve ay tutulmaları da o namazların vaktidir.

DUYGUSUZ NESİL TEHLİKESİ

İzmir Ödemiş Kaymakçı çok programlı Lisesi Müdürü Ayhan Kökmen iki öğrencisi tarafından öldürülüyor.

Olayın araştırılması için Maarif Müfettişi Doğan Ceylan görevlendiriliyor.

Müfettiş, öyle bir rapor düzenliyor ki, tüm anne-babaların okuması ve kendilerine ders çıkarması gereken bir rapor.

Türk gençliğinin içinde bulunduğu bir durumu analiz ediyor ve DUYGUSUZ NESİL TEHLİKESİ’ne işaret ediyor.

Lütfen okuyun ve günümüz gençliğinin son durumunu değerlendirin.

İşte o rapor:

DUYGUSUZ NESİL TEHLİKESİ

Doğan CEYLAN, Eğitim müfettişi

Hayatın gerçekliklerinden habersiz, duygusuz ve bencil bir nesil geliyor.

Şehitler için gözyaşı döken kendi ana babalarını anlamıyorlar. Başkalarının çocukları için ağlamaya anlam veremiyorlar.

Yanıbaşımızdaki savaşlar, acı çeken çocuklar, ölen onbinlerce insan onları hiç ilgilendirmiyor.

Tüm acı gerçekleri çizgi film tadında izliyorlar ve yürekleri hiç acımıyor.

Hayatlarının odağındaki tek şey eğlenmek. Eğlenemedikleri tüm zamanları kendilerine bir işkence olarak görüyorlar.

Kendileri için yapılan fedakarlıkların hiç farkında değiller. Kıymet bilmiyorlar ve vefasızlar.

Herkesi kendine hizmet etmek için yaratılmış görüyorlar.

İnsanlara verdikleri değer, onların isteklerini yerine getirebildikleri ve ne kadar eğlendirdikleriyle orantılı.

Hayatlarında eğlenmeden başka bir amaç olmadığı için artık tek eğlence kaynağına dönmüş telefon ve tabletlerini ellerinden aldığınızda dünyanın sonunun geldiğini zannediyorlar.

Geçmiş onları pek ilgilendirmiyor, atalarımıza karşı vefasızlar.

Dedelerinin canları, kanları pahasına vermediği vatan toprağını en iyi fiyatı verene satacak kadar maneviyattan yoksunlar.

Vatan, onlar için son model bir cep telefonundan daha değersiz.

Milletimizin geleceği açısından endişeleniyorum.

20 yıl sonra bu nesil, nasıl ana-baba olacak?

Kendine hayrı olmayan bu nesil nasıl çocuk yetiştirecek?

Evlerini nasıl idare edebilecek?

Ülkeyi nasıl yönetecek?

Vatanı nasıl savunup can verecek?

Bütün bunlar neden oluyor izah edeyim.

Altın kafeslerde çocuklar yetiştiriyoruz artık.

Uçmayı bilmeyen kuşlar gibi.

Çocuklar hayattan bihaber.

Açlık nedir bilmiyorlar, yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarında,

acıkmalarına fırsat bile vermiyoruz.

Öyle ki yemek yemeyi bile işkence görür hale geliyorlar.

Susuzluk nedir hiç bilmiyorlar.

Hiç susuz kalmamışlar.

Üç adımlık yolda bile susarlar diye yanımızda içecek taşıyoruz. Çocuk daha “susadım” demeden ağzına suyu dayıyoruz.

Çocuklar hiç üşümüyorlar.

Soğuk havalarda evden çıkarmıyoruz. Okula giderken kırk kat sarmalayıp çıkarıyoruz dışarı, hiç titremiyorlar.

Çocuklar hiç ıslanmıyorlar,

evden arabaya kadar bile üç metrelik mesafede şemsiyesini başına tutuyoruz.

Saçına bir tek yağmur damlası düşürmüyoruz.

Bu yüzden çocuklar ıslanmak nedir bilmiyorlar.

Yorgunluk nedir bilmiyor çocuklar.

İki adımlık mesafelere bile arabayla götürüyoruz onları yorulmasınlar diye.

Birazcık parkta koşsalar, hasta olacak diye engel oluyoruz.

Onlar takatleri tükenecek kadar hiç yorulmuyorlar.

Yokluk nedir bilmiyorlar, daha istemeden her şeyi önlerine sunuyoruz.

Bu yüzden varlığın kıymetini bilmiyorlar.

Onlar bir yanığın veya bıçak kesiğinin acısını bilmiyorlar.

Elleri yanmasın, kesilmesin sakın diye onlara ne bıçak tutturuyor ne ocak yaktırıyoruz.

Çocuklar hissetmiyor yaşamı,

açlığı bilmediği için açlara acımıyor,

üşümek nedir bilmedikleri için sokaktaki evsizleri umursamıyor.

Yokluk nedir bilmedikleri için ekmeğe gelen zam onların dikkatini bile çekmiyor, haber kalabalığı olarak görüyor, gülüp geçiyorlar.

Sıcak odalarında yaşadıkları için evsizlik nedir, sürgün nedir anlamıyor, savaşları, kurşunlanan ölen insanları umursamıyorlar.

Acımıyorlar……

Kıymetini bilmiyorlar ekmeğin, elbisenin, barışın ve huzurun, ana babanın….

Müdahale edilmezse gelecek iyi şeyler getirmeyecek güzel ülkemize.

Bu sorunu Devlet derinden hissetmeli.

Bu sorunun çözümü için ciddi çalıştaylar düzenlenmeli. Öğretim programları ve ders materyalleri revize edilmeli.

Okulların duygu eğitimi konusunda rolleri artırılmalı.

Geç kalınmadan bu sorun mutlaka çözülmeli.

Bu sorun çözülmezse ülke çözülecek…

Doğan CEYLAN, Eğitim müfettişi

Müslümanlarla Yahudiler çarpışmadıkça kıyamet kopmayacaktır….

İSRAİL DEVLETİ KURULDUĞUNDA İsrail Büyükelçisi Ankara’da göreve başlayınca ilk ziyaretlerinden birini de dönemin Diyanet İşleri Başkanı Merhum Ahmet Hamdi Akseki (1947-51) hocaya yapar. Merhum Akseki randevu talebine bir anlam verememesine rağmen kabul eder.İsrail elçisi ziyaretinin ana sebebini şöyle izah eder: Sizin peygamberiniz bir hadisinde:“Müslümanlarla Yahudiler çarpışmadıkça kıyamet kopmayacaktır.Yahudi taşın, ağacın arkasına saklanacak, bunun üzerine o taş, o ağaç Yahudi’yi kovalayan kimseye, ‘Ey Müslüman! Arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür!’ diyecek. Yalnız garkad ağacı bir şey söylemeyecek; çünkü o Yahudilerin ağaçlarındandır.” (Buhari, Cihad 94, Menakıb 25; Müslim,Fiten 82) Ve ardından şöyle devam eder: bakın biz devlet kurduk, buna ne dersiniz?.Merhum Akseki: ben de bu hadisi biliyorum, Peygamberimiz (SAV) söylemişse mutlaka gerçekleşeceğine de iman ediyorum, fakat ben,Müslümanlar her biri dünyanın bir bölgesine dağılmış Yahudileri nasıl bulacak ve tanıyacaklar diye düşünüyordum, siz Filistin’de toplanmaya başlayınca ben işte peygamberimizin haber verdiği hadise yaklaşıyor

dedim. Gerekli cevabı alan elçi hiçbir söz söylemeden makamdan ayrılır.

Çok Önemli Nazar haktır.

Çok Önemli

Nazar haktır. Beğenerek, imrenerek veya kıskanarak bakılan şeylere nazar değer. İnsana, hayvana ve hatta cansıza da nazar değer. Nazar hastalık yapar, hatta öldürür. Kadınlara ve çocuklara daha çok tesir eder.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, torunları Hasan ve Hüseyin (r.a.)’e, nazar değmesin diye duâ okurlarmış. Bu duâ:

“Euzu bi kelimâtillâhi’t-tâmmeti min kulli şeytanin ve hammetin ve min külli aynin lammeh.”

“Her türlü şeytandan, zararlı şeylerden ve kem gözlerden bütün kelimeleri yüzü hürmetine Allah’a sığınırım.”

2-Peygamber efendimiz nazar için ( Allahümme barik fihi ve la tedarruhü ) okurdu. (İbni Sünni)

“Allâh’im, bunu mübârek eyle. Ona zarar dokunmasina izin verme.”

3- Büyük velîlerden Hasan Basrî Hazretleri göz değmesine karşı (Kalem Sûresinin 51-52. ayetleri olan) şu âyetleri okurdu:

“Ve in yekadullezîne keferû leyuzlikûneke biebsarihim lemmâ semiu’z-zikre ve yekulûne innehu le mecnûnun ve ma huve illâ zikrun lil âlemîn.” “Gerçekten o küfredenler Kur’an-ı işittikleri zaman az kaldı seni gözleriyle yıkacaklardı. “O, mutlaka bir mecnundur” diyorlar. Oysa Kur’an bütün alemler için büyük bir uyarıcıdır..” (Kalem Sûresi, 51-52)

4-Nazar değen kimse şifa için:

Fatiha Suresi, Ayetü’l-Kürsî, Felâk Suresi, Nâs Suresi, okumalıdır.

5-Bismillâhirrahmânirrahîm bismillâhi azîm-iş- şâni şedîd-il birri mâ şâallahü kâne habese hâbisün min hacerin yâbisin ve şihâbin kâbisin. Allahümme innî radedtü ayn-el âini aleyhi ve alâ men ehabb-en-nâsi ileyhi ve fî keyedihî ve kilyetihî lahmün rakîkun ve azmün dakîkun fîmâ lehû yelîku ferci-il basara hel terâ min fütûrin sümmerci-il basara kerrateyni yenkalib ileyk-el basaru hâsian ve hüve hasîr ve in yekâdüllezîne keferû leyüzlikûneke biebsârihim lemmâ semi-uz- zikra ve yekûlûne innehû lemecnûnün ve mâ hüve illâ zikrun lilâlemîne lâ havle velâ kuvvete illâ billâh-il aliyy-il azîmi Lâ ilâhe illallâhü hısnî, men kâle-hâ dehale hısnî, ve men dehale hısnî emine min azâbî. Sadaka rasûlullahi sallallahü teâlâ aleyhi ve selleme.

6-Sabah-akşam, Besmele ile 3 defa “Bismillahillezi la yedurru maasmihi şeyün fil erdi vela fissemai ve hüvessemiulalim” okuyan, büyü, nazar ve zulümden korunur.”