Çağımızın En Büyük Fitnesi

Çağımızın En Büyük Fitnesi

Aleyhisselâtû Vesselâm Efendimizin Sünnetini Terk Etmek, Çağımızdaki En Büyük Fitnedir. Daha da Büyük Tehlikeli Bir Şey Ben Görmüyorum. Bugün Öğretmenlerden de Bize Şikâyet Geliyor. Orta Birdeki Çocuk, Orta İkideki Çocuk Diyormuş ki Din Dersi Hocasına, “Hocam! Peygamberimizin Hüküm Koyma Yetkisi Yok. Nerede Hani, Delili Ne?” Bu En Büyük Fitnenin O Çocuğa Kadar Yansımasını İfâde Eder. Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem Efendimizin Helâl ve Harâm Koyma Yetkisi Yok Demek, Küfrün En Kestirme Şeklidir.

Hiçbir Erkek ya da Kadın Mü’minin, Hiçbirisi İçin, Allah ve Rasülu Hüküm Koyduktan Sonra Muhayyerlik Hakkı Yoktur. İstersem Uyarım İstersem Uymam. Öyle Bir Şey Yok! Peki, Peygamberimizle İlgili Bu Fikri, Bu Kâfirce Fikri Niye Piyasada Tutuyorlar? Tutanlar da Köken Olarak Müslüman, Kur’an Okuyan, Gerçek Müslüman’ım Diyen Bir Sürü İnsan. Niçin Sünnet Dışlanıyor?

Bu Fikrin Kaynağı Müsteşriklerdir. Batılı Hıristiyan Kökenli Olup, Yahudi Kökenli Olup, İslâmî İlimlerle Uğraşanlardır. O Kadar Çok Uğraşmışlar ki Asırlardır, Niyet Bozuk Olunca Îmân Nâsip Olmamış Onlara. Gerçekten Çok İleri Derecede Araştırmaları Var. Acayip! Ama Bu İlim Onları Îmâna Getirmiyor. Bilgi Îmâna Getirir Diye Bir Kâide Yok. Nâsibi Olan İnanır. Niyeti Bozuk Olunca da Allah Bu Nimeti Onlara Vermiyor. Bu Fikri Bizimkilere Üflüyorlar. Bizim Saf Salaklar da, Komplekslerini Yenmek İçin, İlgi Uyandırmak İçin, Halkın Nazarında Üst Kademede Görünmek İçin –Tamamen Patolojik Bir Durumdur Bu– Bunları Gündemde Tutuyorlar. Dinin Bozulması İçin Gece Gündüz Uğraştıklarının Farkında Değiller.

Ne İçin Karşı Çıkıyorlarmış Efendimizin Sünnetine? Din Bozulsun Diye. Peki, Efendimizin Sünneti Devre Dışı Bırakıldığında Din Bozulur mu? Hiç Düşünmeden Rahatlıkla Söyleyebilirsin; Din Diye Bir Şey Kalmaz. Dinimizi Tutan Şey Sadece Kur’an Değildir. Kur’an ile Birlikte Aleyhisselâtû Vesselâm Efendimizin Sünnetidir. Niçin? Örnek Vereyim; Dinimizin Direği Nedir? Namazdır. Rasülullah Aleyhisselâm’ın Sünneti Olmadığı Zaman Namaz Bile Ortadan Kalkar. Çünkü Biz Namazı Kur’an’dan Öğrenmiyoruz. Kur’an’ın Hiçbir Yerinde Namaz Anlatılmaz. Önceki Peygamberlerden Bahsedilirken Rükû, Secde, Kıyâm Kelimeleri Geçiyor. Üç Kelime! “Namaz Size Emredildi Belli Vakitlerde.” Deniyor. Başka da Namazla İlgili Bir Şey Yok! Onun İçin Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem Efendimiz Buyuruyor ki, “Beni Namaz Kılıyorken Nasıl Gördüyseniz, Öyle Namaz Kılın!” Biz Namazı Aleyhisselâtû Vesselâm Efendimizin Sünnetinden Öğrendik.

Kur’an’ı Anlamaya Çalışırken Sünnet Egemendir. Sünnete Aykırı Bir Manâyı Kur’an’a Veremezsin. Sünnet Manâyı Sınırlandırıyor. Sınırlandırdığı İçin de Din Bozulmuyor. Dinimizi Bozdurtmayan Şey de Aleyhisselâtû Vesselâm Efendimizin Sünnetidir.

Yine Namazdan Örnek Vereceğim; Namaz Kelimesi Kur’an’da Namaz Diye Geçmez, Salât Diye Geçer. Salâtın Kelime Manâsı Yalvarıp Yakarmak Demektir. Dolayısıyla Bir Adam Pekâlâ Der ki, “Ben Bir İki Dakika Yalvarırım Allah’a, Salât Emrini Ömür Boyu Yerine Getirmiş Olurum. Elimi Kaldırırım Bir İki Dakika Bir Duâ Ederim, Tamam Bitti. Dünyâdaki Bütün Salât Emri Bitti!” Diyebilir Rahatlıkla. Bu veyâ Benzer Bir Şey Söylendiği Ân, Adamın Karşısına Aleyhisselâtû Vesselâm Efendimizin Sünneti Dikiliyor, “Hop!” Diyor, “Sen Bunu Böyle Anlayamazsın…” Salât Dediğin Şey Şudur: Tekbiriyle, Kıraatiyle, Rükû ve Secdesiyle, Kâidesiyle, Selâmıyla, Vakitleriyle, Rekât Sayılarıyla, Şekilleriyle, Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem Efendimizin Sünneti Diyor ki, “Salât Budur! Bunun Dışında Manâ Veremezsin!” İşte Sünnet Bu Bozuk Niyetlilere Engel Olduğu İçin Sünnet Dışlanıyor ki, Önleri Açılsın Bunların. İslâm’ı Bozabilmek İçin Sünnet Reddediliyor ve İslâm’ı Bozdurtmayan Şey Sünnettir.

Dolayısıyla Sünnet Düşmanlığı Bilimsel, Masûm Bir Mesele Değil İdeolojik Bir Meseledir. O İdeoloji de, “İslâm’ı Bozma” İdeolojisidir.

İnsanoğlu Tevrât’ı Bozmuş, Zebur’u, Încil’i Bozmuş. Bunu Yapan İnsanoğlu da, “Kur’an’ı da Böyle Yapalım!” Diye Pekâlâ Düşünür. Düşünmez Demek Saflık Olur.

Peki, Kur’an’ı Nasıl Bozabiliriz? En Ciddi Tespit Ettikleri Şey –Ben de Hayret Ediyorum Nasıl Tespit Ettiler Bunu Diye– Sünneti Dışlamaktır. Sünneti Bir Tarafa Attın mı, Kur’an’ın Lâfzı Duruyor Bile Olsa Ona Verdiğin Manâ Başka Bir Dindir.

Zaten Kâfirlerin Kur’an’ı Bozacaklarından Ümitleri Yok, “Tevrât’ı, Încil’i Yaptığımız Gibi Âyeti Çıkaralım, Âyet Ekleyelim!” Bundan Ümitleri Yok Zaten… Öyleyse Kur’an-ı Kerîm Diyecekler, Sen de Müslüman Zannedeceksin Onu.

Ona –Kur’an-ı Kerîm’e– Yüklediği Manâ İslâm Dışı Olacak. İşte O Manâyı Dışlamak İçin Sünnetin Olmaması Gerekiyor. Çünkü Sünnet O Manâyı Verdirtmiyor Onlara. Âyetin Manâsını Doğru Verdirtiyor. Âyetin Manâsını Doğru Verdirttiği İçin Bunlar İstediği Bozuk Manâyı Yükleyemiyorlar ve Sünnete Düşman Oluyorlar. Sünnet Düşmanlığının Sebebi Bu!

Bekliyordum Acaba Kur’an Hakkında Ne Diyecekler Diye. Haydi, Sünnete Dediler Uydurmadır, Sonradan Yazılmadır Filân. İki Kelime Buldular ki, Bunu Duyduğum Zaman Bunu İnsan Düşünemez, Mutlaka Şeytân, Cin Şeytânı Vahy Etmiş Bunlara Dedim.

İki Kelime:

Kur’an-ı Kerîm’in Tarihsel Olduğu,

Kur’an-ı Kerîm’in Yerel Olduğu Yani Mahallî Olduğu…

Birinci Kelime Tarihsellik… Tarihsel Ne Demek? Kur’an, İndiği Elli – Yüz Sene İçin Geçerlidir, Şuan Hükmü Bitti Demek. Al Sana Kestirme, Net, Saf, Hâlis Bir Gâvur! Gâvurluğun da Karnesi Olur Yani. Biraz Bozuk Şekli Münâfık, Hâlis Şekli Gâvur.

İkinci Kelime Yerellik, Mahallîlik… Kur’an İndiği Coğrafyaya, Mekke ve Medîne’ye Ait, Onun Dışına Çıkmaz Demek. Al Sana İkinci Bir Gâvur! Zamanımızda Verilen Mücadelenin En Büyüğü, En Fitnesi, Kültür Açısından İslâm’ı Tahrif Etmek İçin Uğraştıkları Meseledir ve Özeti de Budur!

[Prof. Dr. Orhan ÇEKER]

Hayırlı Cumalar

Hayırlı Cumalar

Haşr, 18. Ayet: Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

Haşr, 19. Ayet: Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fasık kimselerin ta kendileridir.

☆Büsr ibni Ertât(R.A.)’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah(S.A.V) şöyle buyurdu: “Her kim ‘Allâhümme ahsin âkıbetinâ fil umûri küllihâ ve ecirnâ min hızyiddünyâ ve azâbil âhirati.’

( ‘Ey Allah’ım! Bütün işlerimizde akibetimizi güzel et ve bizi dünyanın rezilliğinden ve ahiretin azabından muhafaza et’) duasına devam ederse kendisine yorucu bir bela isabet etmeden ölür.” Ahmed ibni Hanbel

☆Ahmed Ziyâuddin Gümüşhanevi Hz.lerinin Mecmuâtul Ahzab’dan;

Kötülüklerden Korunma Duası:

“Allâhümme âfinâ min külli belâin ve min külli kadâin ve min külli maradın muhtelifin.”

( Allah’ım bizi her beladan, her kazadan ve her çeşit hastalıklardan afiyette kıl.)

☆Esmâ-i Hüsnâ’dan;

EL-BÂTIN, mahiyeti gizli olan, gözlerden, idrak ve duygulardan aslını gizlemiş olan demektir. (Kalb genişliği ve iç rahatlığının artması için okunur.)

Kâf, 16. Ayet: Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.

Mülk, 13. Ayet: Sözünüzü gizleyin, yahut onu açığa vurun; (fark etmez). Şüphesiz Allah, sinelerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilir.

Ey bize şah damarımızdan daha yakın, BÂTIN olan Rabbimiz! Zahirimizi, bâtınımızı yarattın. Ama biz âciz kullar sadece “zahirimiz”le meşgulken “bâtınımız”da nasıl bir sistem hizmette farkında olamıyoruz çoğu zaman. Sadece bizi değil kainattaki her canlının bâtınını düşünelim. Bu sistemi tefekkür edebilsek, Senin yüceliğini anlamaya bir adım daha yaklaşırken, kendi acziyetimizi daha çok hissedebiliriz.

EL-BÂTIN ismin ile iç yapımızda, akılları durduran bir fabrikayı haberimiz olmadan çalıştıran Rabbimiz, ruh dünyamızı da “kudret elinle” evirip çeviriyorsun. Senin tecellin ile zahirde nefes alıp verirken, aslında bâtında “Hû” diyoruz farkında olmadan.

Rabbimiz! Isminin tecellisi ile idrakimizi artır ki, sadece zahire takılı kalmayalım, basiret ve ferâset sahibi olalım!

Rabbimiz! Bâtın isminle iç dünyamızı, ruh dünyamızı nurlanır, ferahlandır, huzurlandır! Evvelimizi, âhirimizi, zâhirimizi ve bâtınımızı Sana havale ediyoruz; Senin istediğin şekilde güzel eyle, dualarımızı kabul eyle.

Korktuklarımızdan emin olup umduklarımıza nail olmamız niyazıyla….Amin

Diyanetteki Kur’an ve Sünnet Aleyhtarlığı

Diyanetteki Kur’an ve Sünnet Aleyhtarlığı

Gündemde Diyanet’in İslam namına ahkam kesmesi var hepinizin malumu. Müftü ve başkan yardımcılığına kadın atanmasında bir beis görmeyen Diyanetin içerisinde yuvalanan Kur’an ve Sünnet karşıtı insanlar var. Ve bunlar temizlenmedikçe İslam lehine hiçbir fayda sağlamayacaklardır. İşte Dr. Ahmet Gelişgen’in konuyla alakalı yazısı:

DİYANET’TEKİ KUR’AN VE SÜNNET ALEYHTARLIĞI DAHA NE KADAR DEVAM EDECEK ACABA?

(Diyanet’ten maksat, Diyanet ve Kurumda görevli şahsiyetlerdir)

* A) DİYANET’TE SÜNNET ALEYHİNE DÜŞÜNCE VE FAALİYETLERDEN ÖRNEKLER

Sosyal medyada dolu dizgin devam eden sünnet aleyhtarlığında, son 15 yıldaki Diyanet’in ciddi bir katkısının olduğunu düşünüyoruz. Her ne hikmetse, son 15 yılda Diyanet yönetiminin ana kademelerine bütün yazı ve çalışmalarıyla hep sünneti örselemeye çalışan Ankara Okulu/İslamiyat/Kitabiyyat ekolünden bir grup tercih edildi. Bunların biri gidiyor, öteki geliyor. Görmez, Özafşar, Yavuz Ünal ve Bünyamin Erul, bu ekipten Diyanete getirilenler arasında. Sabık DİB Başkanı Bardakoğlu’nun zihniyeti de bunlardan farklı değildi. Bunların din adına ileri sürdükleri temel bazı düşüncelerinin yanlış olduğunu, adil jürinin hazır olduğu her türlü platformda kaynaklarıyla ortaya koymaya hazır olduğumuzu deklare ediyoruz.

Kandil Mesajları

DİB Başkanı Görmez, bazı Mevlid Kandili mesaj ve konuşmalarında dahi, bugün hadislerde gelen sünnet anlayışına “sünnete ittiba” adına aynen uyulamayacağını, günümüz evrensel değerlerine göre dini metinlerden ortaya konacak genel ilkelerden oluşan yeni bir dini anlayışa uymakla ancak sünnete uyulmuş olacağını açıkça ifade etmektedir.

Görmez’in birden çok yerde yaptığı açıklamalara göre, güya “önce, Hz. Peygamber sav’in bu günkü toplumda yaşadığını düşünmemiz gerekiyor. Ondan sonra da bugünkü toplumda Hz. Peygamber sav ne yapardı ve ne söyler idiyse, ona göre bir din anlayışı geliştirmemiz gerekiyor(!).

(Bkz. https://www.youtube.com/watch?v=95L2WvklwNU; Linkteki vidoda, 18:56-20:30 dakikaları arası;

https://diyanet.gov.tr/tr/icerik/diyanet-isleri-baskani-gormez%E2%80%99den-mevlid-kandili-mesaji%E2%80%A6/39333;

http://www.haberturk.com/yasam/haber/1262166-diyanet-isleri-baskani-prof-mehmet-gormez-haberturke-konustu

http://www.milatgazetesi.com/cubbeli-hoca-dan-mehmet-gormez-e-tepki-video-88886).

Pratik yönden bakılacak olsa, bu faraziyeye göre, Allah ve Rasülü’nün indirdiği İslam Dini’nin orijinalini devre dışı bırakarak, “Din” adına herkesin fikir beyan etmesi düşünüldüğünde, insan mevcudu adedince dinin ortaya çıkması mümkündür. Bunun yanında, Allah Teâlâ’nın gönderdiği “Son Din İslamiyet,” kıyamete kadar hükmü baki ise ki elbet bâkidir, onun temel kaynakları olan Kur’an ve Sünnet de kıyamete kadar baki olacaktır. 14 asır önce gelen bir Peygamberin sünnetinde ortaya koyduğu hükümler, bugünün ihtiyacını karşılayamayacak olsaydı şayet, 124 bin Peygamber göndermeye kâdir olan Allah u Teâla, ihtiyaca bağlı birkaç peygamber daha gönderebilirdi. Bu durumda her kafadan bir ses de çıkmaz ve insan sayısı kadar dini anlayış zuhur etmezdi.

***

İttiba ve Üsve Anlayışı/Teessî

Benzer şekilde Görmez ve Özafşar, bazı eserlerinde, Kuran’da emredilen “Peygambere “ittiba”nın ve Hz. Peygamber sav’e atfedilen “üsve i hasene” kavramının, birebir olarak bütün hükümlerde ona uymak anlamına gelmediğini, yoksa bunun zemmedilen bir taklid olacağını belirtmektedirler. Devamla Görmez ve Özafşar, Rasülüllah sav de olsa, taklid edilemeyeceğini, ittiba ve üsve’nin “teessi” anlamına geldiğini, “teessi”nin ise, birebir (tikel olarak) uymak anlamına gelmediğini, aksine, zamanın şartlarına göre aklın öncülüğünde dini metinler bağlamında ortaya konacak evrensel genel ilkeler anlamına geldiğini, bu bakımdan asıl “ittiba”nın, bu ilkelere göre hareket etmek olduğunu ileri sürmektedirler. (Bkz. Mehmet Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılmasında Metodoloji Sorunu, s. 282, 283; “Hz. Peygamberi Örnek Almak ve Sünnete Tabi Olmanın Anlamı Üzerine”, Üçüncü 1000’e Girerken İslâm Kutlu Doğum Sempozyumu 2000, TDV yayınları, Ankara, 2005, s. 93, 100, Özafşar, Hadisi Yeniden Düşünmek, s. 77-80).

Biz aynı düşünceyi Fazlurrahman’da da görüyoruz. (Fazlurrahman, Tarih Boyunca İslami Metodoloji Sorunu, s. 20, 24, 27, 29, 31).  Diyanet’in 7 ciltlik “HADİSLERLE İSLAM” adlı eserinde de bu yaklaşım esas alınmış. (Hadislerle İslam, DİB yayınları, Ankara, 2013, I/134). Bundan başka, Özafşar’ın, Saim Yeprem’le 2008’de TRT 1 televizyonunda yaptıkları bir programda da aynı konuya temas edilmiştir. (“Düşünce İklimi”, TRT 2; 17.07.2008’de de TRT 2’de, Kenan Gürsoy’un yönettiği M. Emin Özafşar ve Saim Yeprem’in katıldığı “Tutuculuk, Gelenek, Muhafazakârlık” konulu açık oturum. http://www.trt.net.tr/televizyon/detay.aspx?pid=12370 linkinde yer alan program silinmiş!).

Halbuki “üsve” kökünden gelen, teessi’nin anlamı, iddia ettiklerinin tam aksine, birisine tıpa tıp aynen uymak, birinin izini takip etmektir. “İttiba” da aynı anlama gelmektedir. Bu bağlamda “üsve i hasene”; uyulacak, ittiba edilecek en güzel örnek demektir. (Râğıb İsfahânî, Müfredât, s.18, 72; İbn Manzur, Lisânü’l-Arab, V/25, I/147, II/1160; İbnü’l-Esîr, Nihaye, I/52).

Elbetteki ittiba’nın, bağlayıcılık açısından mendup, sünnet, vacip ve farz olan çeşitleri mevcuttur.

“İslamiyat/Ankara ekolüne mensup olduğu belirtilen Görmez ve Özafşar da, çoğu eser ve makalelerinde tarihsellik adına benzer fikirleri savunmaktadırlar. Görmez, Özafşar, Bünyamin Erul ve Yavuz Ünal’ın kaleme aldıkları yazı ve eserlerde bu düşünceler, kâh bağımsız ele alınmış, kâh da satır aralarına yerleştirilmiştir.

O halde Görmez ve ekibinin “sünnete ittibâ” anlayışı, hadislerde belirtilen direkt yaşantı ve hükümlerin “Din” olmadığını, bunların “tarihsel” olduğunu ve zamanımızda geçerli olmadığını ifade etmenin, bir başka şeklidir.

Esasen bu düşüncelere, genelde müsteşriklerin fikirlerine takılan Fazlurrahman’ın eserlerinde rastlandığını yukarıda belirtmiştik. Ne var ki bizim teologların, bu fikirleri Fazlurrahmandan aldıklarını mümkün mertebe gizledikleri ve kendi fikirleriymiş gibi lanse ettikleri görülmektedir. Hatta Görmez’in en gözde kitabında, bu fikirlerin temellendirmesi için meşhur bazı İslam alimlerine yanlış isnadlarda bulunulduğuna da rastladık. Belki bu yanlış isnadların kaynağı, bilginin alındığı eserlerdir.

Sünnetin Hücciyyetinin Delilleri ve Sahabeye Ağır İtham

Görmez ve ekibinin sadece bu yaklaşımlarla yetinmeyip, sünnetin hücciyyetine dair olan ayet ve hadislerin hücciyyeti  (delil oluşu) aleyhine de müstakil makaleler kaleme aldıklarını görüyoruz. Bunlardan Görmez’e ait olanların çoğunu, kendine ait sitede görebilirsiniz. (www.mehmetgormez.com). Özafşar bu konuda, “Hadisi Yeniden Düşünmek” adlı kitabında, ayet ve hadislerin mecmuundan oluşan “külli kâideler”in yanlışlığını izaha çalışmaktadır. Sünnetin hücciyyetinin en önemli delillerinden olan “Erike” hadislerini çürütmek için ise, müstakil denebilecek bir makale kaleme almıştır. (“Polemik Türü Rivayetlerin Gerçek Mahiyeti”, İslâmiyât, I, 1998, Sayı: 3).

Özafşar, sözkonusu “Erîke Hadisi” rivayetlerinin, sahabe’nin kendi aralarındaki ilmi münakaşalarında takındıkları tavırlarının, hadis şekline dönüşmesinden meydana geldiğini ileri sürmektedir. (“Polamik Türü Rivayetlerin Gerçek Mahiyeti”, s. 30; Hadisi Yeniden Düşünmek, s. 163-171). Aynı konuda Özafşar, çeşitli konulara sahabe’nin Kur’an ayetlerinden delil göstermelerine aksülamel olarak sünnet’i savunan hadis rivayetlerinin geliştirilmiş yani uydurulmuş olabileceğini, bu aksülamele karşılık olarak da sahabe’nin, rivayetlerin Kur’an’a arzı konusunda hadis rivayeti geliştirmiş olabileceğini (yani hadis uydurmuş olabileceğini) ifade etmektedir. (“Polamik Türü Rivayetlerin Gerçek Mahiyeti”, s. 32. 33).

Özafşar, Erike hadisini anlamca destekleyen, “sünnet’in Kur’an’a önceliğini bildiren hadis rivayetlerinin” bir kısmının da muhakkak, ilk üç asır İslam toplumunun ürünü olduğunu dile getirmektedir. Dolayısıyla ona göre, bu tür hadislerin bir kısmı da polemik türü rivayetlerdir. Özafşar’ın bu ifadeleri de yine, sahabe, tâbiun ve tebeüt tâbiun’un hadis uydurduğuna işaret etmektedir. (Bkz. “Polemik Türü Rivayetlerin Gerçek Mahiyeti”, s. 29). Bu bağlamda Özafşar şöyle demektedir: “Bize öyle geliyor ki, bu nevi rivayetler, Sahabe’nin kendi aralarındaki ilmi münakaşalarda takındıkları tavrın rivayete dönüşmüş şeklidir. İşte Erike haberi de bu türden bir rivayet olmalıdır.” (Bkz. “Polemik Türü Rivayetlerin Gerçek Mahiyeti”, s. 30). İfadeden açıkça anlaşılan şu ki; sahabe ilmi münazaalardaki görüşlerini rivayete, yani Hz. Peygamber (sav) adına hadis rivayetine dönüştürmüş ve hadis (Hz. Peygamber’in sözü) diye rivayet etmiş (!)… Bize gelen hadislerin arka planı da bu demektir(!). Buna hâşâ ve kellâ demekten başka çaremiz yok doğrusu.

Mehmet Görmez ise, hadislerin büyük bir kısmının metninin râvîlere ait olduğunu ifade etmektedir. “Hadislerde Delalet Sorunu”, DİB Güncel Dini Meseleler Birinci İhtisas Toplantısı Tebliğ ve Müzakereler 02-06 Ekim 2002 Ankara, s. 232). Görmez’in bu ifadesinden, hadislerin büyük kısmının râvîler tarafından uydurulduğu anlamı çıkmaktadır. Görmez bu konuda biraz daha ileri giderek, olaylardan çıkarılan yanlış bir hükmün râvîler tarafından fıkhî bir formülasyona sokularak Hz. Peygamber’e isnad edildiğini ve bunun pek çok örnekte görüldüğünü ifade etmektedir. (“Hadislerde Delalet Sorunu”, age. s. 240). Benzer bir görüşü Özafşar da söylemektedir. (“Polamik Türü Rivayetlerin Gerçek Mahiyeti”, s. 32. 33).

Görüldüğü gibi Görmez ve Özafşar’ın bu fikirlerinden sahabeyle ilgili olanların, “sahabenin hadis uydurduğu” anlamına geldiği açıktır. Böyle bir düşünce, işin ehli olamayan kimselerde, “sahabe bile (güya) hadis uydurmuşsa, onlardan sonra gelen râvilerden daha kimler hadis uydurmaz ki” vehmini uyandıracağı gibi, maksatlı çevrelere de aynı yaklaşımla dine saldırı fırsatı verecektir. Görmez ve Özafşar’ın bu fikirlerinin aynısı yine Fazlurrahman’da görülmektedir. (Fazlurrahman,Tarih Boyunca İslâmi Metedoloji Sorunu, s. 56, 57).

15 Temmuz 2016’dan sonra Hasan Kâmil Yılmaz hocanın yerine, DİB Başkan Yardımcısı olarak atanan Yavuz Ünal da, ilk ravi sahabiler tarafından, tarihsel eklentiler göz ardı edilerek, ya da Hz. Peygamber sav zamanındaki bir uygulamanın sözlü şekle dönüştürülmesiyle, (sahabeye ait cevapların vs) yeni formatta ortaya çıktığını (yani, yeni rivayetlerin/hadislerin ortaya çıktığını) ifade etmektedir. Ünal ayrıca, fiili sünnetin sözlü sözlü metne dönüştürülmesiyle Hz. Peygamber sav’in vefatından sonra hadislerin sayıca arttığını ifade etmektedir. Ünal’ın bu türden ifadeleri de Görmez ve Özafşar’ın ifadelerinde olduğu gibi, sahabenin hadis uydurduğu anlamına gelmektedir. (Bkz. Hadisin Doğuş ve Gelişim Tarihine Yeniden Bakış, Pasifik Ofset (Ensar Neşriyat), 2013, İstanbul, s. 58-60).

İslamiyat ekibinden Bünyamin Erul ise, iki dönemdir Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi olarak uzun yıllar DİYK’da Dini Yayınlar Komisyonu Başkanlığını yürütmüştür. Yavuz Ünal’la birlikte Diyanet’in “Hadislerle İslam” çalışmasının baş mimarlarındandır. Ankara İlahiyat Hadis kürsüsü hocası da olan Erul, “peygamberin çevresindeki inanışlardan veya kültürden etkilenerek ya da bir beşer olarak kendi zan ve tahmininden kaynaklı olarak” hadis iradında bulunduğunu ifade etmektedir. (Bkz. Sahabenin Sünnet Anlayışı, TDV yayınları, Ankara, 2008, s. 246; Hadislerin Dili, İlk Hadis Belgesi Hemmâm’ın Sahifesi, Tertip, Terceme, Yorum, Ankara, 2010, s. 128,129. Prof. Dr. Bedri Gencer’den naklen: https://www.academia.edu/32723065/Bedri_Gencer_Kutlu_Dogumun_Arkaplani).

Bünyamin Erul, diğer bir makalesinde de, “Size iki şey bıraktım bunlara sıkı sarıldığınız sürece sapıtmazsınız: Kitabullah ve Rasülünün Sünneti!” hadisinin varyantlarını incelemektedir.  Makalede Erul, hadisin varyantlarının zayıf isnadlarla geldiğini, hadisin içeriğinin ise çelişkili olduğunu ifade ederek, sonuç bölümünde yer verdiği soru yağmuruyla, okuyucuya, bu hadislerin delil olmayacağı imasını vermektedir. (Bkz. “Hz. Peygamber’in Bize Bıraktığı Miras “Kitab ve Sünnet” bırakıldığını ifade eden rivayetlerin tedkiki”, Dinbilimleri Akademik Arastırma Dergisi, VII (2007), sayı: 1, s.9-33).

Halbuki muhtevasının özü, Kur’an ve Sünnet’in hücciyyeti olan bu hadisler, inancımızın en köklü hadisi şeriflerinden olarak, Tirmizi, Nesâi, Ebu Davud, İbn Mace, Ahmed b. Hanbel ve Muvatta gibi hadis kaynaklarında hasen ve sahih isnatlarla da rivayet edilmiş ve çok sayıdaki “şahid” (destekletici) rivayetleri de mevcuttur.Dolayısıyla, “Kitabullah ve Rasülünün Sünnetine sarılmayı emreden” bu hadis, makbul hadisler içerisinde yer almaktadır, kendisiyle amel zorunludur.

Görüldüğü gibi, Görmez’in İslamiyat/Ankara Okulu ekibi, hep sünnetin ayakları olan ana delilleri, makale ve kitaplarına konu etmektedirler.

Şayet sahabe Rasüllülah’a yalan uyduracak kadar (hâşâ) günahkâr ise, o takdirde Kur’an da tehlikede demektir. Zira, Kur’an’ı Rasülüllah Efendimiz sav’den alıp bir sonraki nesle aktaranlar sahabedir. Dolayısıyla Kur’an bize sahabe aracılığıyla gelmiştir. Bu mühim vazifelerinden dolayı sahabe, bizzat Cenâb ı Hakk tarafından Kur’an’da tezkiye edilmiştir. Cenab ı Hakk’ın ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in tezkiye ettiği bir nesli hadis uydurmakla itham etmek, son derece tehlikeli demektir. Sahabe’yi bir yaralarsanız, “Din” kökünden gitti demektir. Bu konuda müsteşriklerin amacı açıktır. Fakat bizim teologları anlamak mümkün değil!

Sahabenin, hadis rivayetinde “udul/adaletli” olduğu kesin olarak bilinmektedir. Bu husus üzerinde bütün ulema ittifak etmiştir. Sahabeden sonraki hadis râvilerinin ise, bir bir yaşantıları tetkik edilmiş, gerektiğinde bunlar cerh/tenkit edilerek hadis rivayetleri reddedilmiştir. Hadis rivayetinde bulunan her bir râvi, adalet ve zabt yönünden incelenmiş, râvinin durumu rical kitaplarında kaydedilmiş ve ilgili râvinin hadisleri de bu istikamette değerlendirilmiştir. Hadis rivayetinin direği sayılabilecek bu eserler, hadislerin sahih ve zayıf olanlarıyla birlikte uydurma rivayetler, makbuliyeti üzerinde ittifak edilmiş eserlerde toplanmıştır. Elhamdülillah bu eserler bugün elimizde mevcuttur. Hadis alimlerimiz, tesis ettikleri köklü bir metodoloji ile, rivayet edilen hadisleri derinlemesine tetkik ederek, bunların zayıfını, sahihini ve uydurma olanını gerekçeleriyle birlikte ayrı ayrı ortaya koymuşlardır. Bu surette sünnet bize sapasağlam ulaşmıştır. Tetkik edilmeyen hadisler ortaya çıktığında, bugün dahi iyi niyetli ihtisas sahibi muhaddislerimiz, yerleşik “cerh ve ta’dil” kuralları çerçevesinde benzer incelemeleri yapabilirler. Hadis ilimleri kaldırıldığında ise, rical ve isnad ilmi de yok olacağından, yeni araştırmalar yapılamayacağı gibi, önceden incelenen hadislerin güvenliği de tehlikeye düşer. Bilerek ya da bilmeyerek, itibarsızlaştırılmak istenen ve en sonunda yok edilmesi hedeflenen “sermayemiz” işte budur.

Tarihselcilerin en önemli çalışma yöntemlerinden biri de, İslami ilimlerdeki yerleşik kavramları dejenere gayretidir. Kavramlar bir ilmin rükünleridir. Rükünler ortadan kaldırılırsa, çatı kendiliğinden çöker. Bu bakımdan dini kavramların Türkçeleştirilmesi söylemleri de kesinlikle masum değildir. Neden hukukta, tıpta ve iktisatta, kavramların Türkçeleştirilmesi gündeme gelmiyor da, sadece dini kavramlar hakkında gündeme geliyor? Bu konuda maksatlı çevrelerin oluşturduğu gündeme karşı uyanık olmak durumundayız.

Sünnete ve İslami ilimlere yönelik iyimser görünümlü eleştirilerle müsteşrikler tarafından asıl varılmak istenen hedef, “sünneti doğrudan inkâr etme” görüntüsüne düşmeden, sünneti ve İslami ilimleri örselemektir. Fazlurrahman’dan etkilenen teologlarımız bu hususta belki iyi niyetli olabilirler, ancak böyleleri için durum, bilmeyerek de olsa, müsteşriklerin ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey değildir.

Hadis ve Sünnet Ayırımı!

DİB Başkanı Görmez ve Başyardımcısı Özafşar’ın, İslam alimlerinin anlayışlarına zıt düşüncelerinden biri de hadisi sünnetten tamamen farklı bir keyfiyette tanımlamalarıdır. Görmez’e göre sünnet, din olarak toplumun kabul ettiği ve toplumda uygulanabilen şeylerdir. Hadis ise, Hz. Peygamber sav’den bize gelen ve hadis kaynaklarında yazılı olan, Hz. Peygamber’e ait söz fiil ve takrirlerdir.  Görmez’e göre hadisin doğruluğunu belirleyen kıstas, “sünnet”tir. Görmez’’in tanımladığı “sünnet”e uymayan “hadis”, bir değeri yoktur(!). (Bkz Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, TDV Yayını, 1997, s. 231, 233, 234, 240).

Mehmet Görmez, bir yanda sünnetin bir model olarak bize ulaşmadığını belirtirken, bir yandan da, Kur’ân’ı anlamanın önündeki en büyük engelin “sünnet” olduğunu ifade etmektedir. (İslam’ın Anlaşılmasında Sünnetin Yeri ve Önemi -Kutlu Doğum Sempozyumu 2001-, TDV Yayınları, Ankara, 2008, s. 269; “Hadislerde Delalet Sorunu”, DİB Güncel Dini Meseleler Birinci İhtisas toplantısı, Tebliğ ve Müzakereler 02-06 Ekim 2002 Ankara, TDV matbaası, Ankara, 2004, s. 229).

Görmez’in, “Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu” adlı kitabı, en son Otto Yayınları arasında basılmıştır. Şahsa ait özel kitap olduğu halde Türkiye’deki çoğu Diyanet Yayınevinde, Görmez’in eserlerinden oluşan bir paket dahilinde hali hazırda satılmaktadır. Eleştirilerden sonra yeni baskılarda sakıncalı noktalar çıkarıldı mı bilmiyoruz.

Anlaşılan odur ki, hadisi devre dışı bırakılmak için her yola ve her türlü izaha girilmektedir. Adeta hadis/sünnet, bir darbeden kurtulursa ötekinde vurulsun anlayışı geliştirilmiş… (Bu ağır eleştirimiz art niyetli kimselere yöneliktir. İyi niyetle bu işlere yeltenenler için de işin yanlışlığı ortadadır. Zira, iyi niyetler hataları telafi etmez).  Önce hadis ilimleri bağlamında sünnet, ardında da usul ilimleri başta olmak üzere bütün İslami ilimler hedef tahtası yapılıyor. İslami İlimler hedefe konuyor. İslami ilimler, 14 asır boyunca Kur’an ve Sünnetle yoğrulmuş, sahabe, tâbiun, tebeü’t-tâbiîn’den günümüze kadar gelen muteber ulemanın birikimini toparlayan, itikad ve amelimizin dayanağı olan İslami kültür hazinemizdir.

B)DİYANET VE İLİNTİLİ BULUNDUĞU KURUMLARDA KUR’AN ALEYHİNE DÜŞÜNCE VE FAALİYETLERDEN ÖRNEKLER

Yukarıda, sahabe yaralandığında Kur’an da yara alır demiştik. Nitekim aşağıdaki örneklerde görüleceği gibi, bazı teologlar yıllar önce, Kur’an’da Allah kelamı olmayan sözlerin bulunduğunu ve Kur’an’ın kaynak değerinin tartışılması gerektiğini açıktan söylemeye başladılar bile.

Bardakoğlu Ebu Zeyd’e Destek Veriyor

Bunların ilk ve en önemlisi kabul edilebilecek hadise, eski Başkan Bardakoğlu’na aittir.

Diyanet yayınları arasındaki “Uluslararası Avrupa Birliği Şûrası Tebliğ ve Müzakereleri (3-7 Mayıs 2000) I” adlı, Ankara, 2000” baskılı kitapta yer alan Ebû Zeyd isimli Mısır’lı bir Teoloğ;

Kur’an’ın, Allah’ın sözleri olduğu inancının yeniden mercek altına alınması gerektiğini, Kur’an’ın sözlü bir iletim döneminden geçtiğini ve tarih boyunca şimdi okuduğumuz Kur’an’ın geliştiğini, Kuran’ın savunmasını yaparken “sonsuz Kur’an” denen kavramın uydurulduğunu (Şüphesiz Kur’an’ı biz indirdik, onu mutlaka biz koruyacağız, ayeti kastediliyor) ve bunlara artık son verilmesi gerektiğini, Arap kültürüyle dolu bir kitap olduğu, Peygamber Efendimiz’in peygamber olduğunun da şüpheli olduğunu, Kur’an-ı Kerim’de surelerin dizilişinin de problemli olduğunu, lafız olarak kadınları dövmekten söz eden Nisa Suresi’ndeki ayet-i kerimenin esasen ayet olmayıp yorum olarak Kur’an’a sokulduğunu, hicrete kadar okunması ve yazılması yasaklanan(!) bir Kur’an’ın günümüze kadar gelme imkânının olmadığını belirten ifadeler sarfediyor. (Orijinal ifadeler için bkz. a.g.e, s. 441 ve 442; anlaşılabilmesi için ifadeler özetlenmiş ve vülgarize edilmiştir).

Bu ifadelere ulemanın tepkisi üzerine Bardakoğlu, Kur’an’ın uyduruk bir kitap olduğunu belirten Ebu Zeyd’de destek vererek, ona tepki gösteren ulemaya tepki gösteriyor. Yaptığı çıkışta, karşı çıkanları hoşgörüsüzlükle suçluyor, Ebu zeyd’i söylediklerinden dolayı tebrik ediyor, “çok mutlu oldum, … Ebu Zeyd’den çok istifade ettim, … Kendisini de yakinen takip ediyoruz, biz, kendi konularımızı dindar olarak değil, bir akademisyen olarak, bir ilahiyatçı olarak ele almak zorundayız…”, diyor. (A.g.e. s.517, 518).

Ebû Zeyd’in, yukarıdaki sözlerini onaylayan Ali Bardakoğlu, sekiz sene Diyanet İşleri Başkanlığımızı yürüttü. Ondan sonra, “öğrencim, çırağım” diyerek, cüppe ve fesini kendi eliyle giydirip görevini teslim ettiği Mehmet GÖRMEZ de o dönemde kendisinin “Başyardımcı”sı idi… Kendisinden sonra teslim aldığı DİB Başkanlığı görevini halen yürütüyor. Toplamda Görmez, yaklaşık15 senedir Diyanet’te en aktif görevde.

TDV’nin Kur’an ve Kadın Sempozyumu

Türkiye Diyanet Vakfı tarafından 2010 yılında düzenlenen “Kur’an ve Kadın Sempozyumu”nda, Kuran tasavvurumuzun (inancımızın) gözden geçirilmesi ve Kur’an’ın kaynak değerinin tartışılması gerektiği, Kur’an’ın nasıl hâsıl olduğu ve Kur’an içeriğinin nasıl oluştuğu konusunun irdelenmesi gerektiğine vurgu yapılıyor. Aynı sempozyumda, Müslüman bireyin, “dinin kendisinde” rahatsız eden bir meseleyle karşılaşması halinde, eleştirel bir tutum sergileyebileceği ifade ediliyor. Bu bağlamda Mu’tezilî imamı Amr b. Ubeyd’den nakille, sahabeden gelen bir haberin reddedilebileceği, Hz. Peygamber’den gelip de vahye uymayan şeyin de kabul edilemeyebileceği, (Müslüman bireyi rahatsız eden şeyin) Allah’ın sözü olması durumunda ise Allah’a, (parmağını sallayarak) ‘sen bizimle böyle misaklaşmadın!’ şeklinde itirazda bulunulabileceği ifade ediliyor. (Bkz. Kur’an ve Kadın Sempozyumu 4-5 Haziran 2010, TDV, 2013, Ankara, s. 168, 183-185).

Bardakoğlu’nun Başında Bulunduğu Kuramer Yayınları

Yönetimi Diyanet tarafından oluşturulan Türkiye Diyanet Vakfına bağlı 19 Mayıs Üniversitesi Bünyesindeki “KURAMER” in de, İslam itikadına aykırı kitaplar yayınladığı görülmektedir. Bu kitaplardan biri, 2016’da yayınlanan, W. Montgomery WATT’a ait, “HZ. MUHAMMED MEKKE’DE” adlı kitaptır. Adı geçen kitapta, Hz. Muhammed sav’in, beşerden bir öğretmeninin olabileceği (s.199), Hz. Muhammed’in, mesajı beşer yardımı sayesinde ortaya koyduğu iddialarının, beşer kelamı olduğu anlamına gelmeyeceği, sihirden söz edilen yerlerde kastedilenin, sihirbazın gizli bilgisinden üretilen beşeri bir şey olduğu (s.165), Kur’an’daki kıssaları aşina olduğu birinden almış olabileceği (s.199), Kur’an kıssalarının Tevrat’la örtüşmesinden ötürü böyle ilişkilendirilebileceği (s.199), o günkü duruma uyması için kıssaların Hz. Peygamber sav’e sezgi yoluyla da verilebileceği (s.201), Hz. Peygamber sav’in, kıssa ile kıssadaki öğretiyi (ana fikri) karıştırmak suretiyle bunların tamamını vahyedilmiş zannettiği (s.200), kıssaların telepatik özelliği olan olağanüstü bir yöntemle Hz. Peygamber’e gelmiş olabileceği (s.200), dolaşımdaki bilgilerin Muhammed’e aktarılmış olabileceği (s.199) gibi, Kur’an’ın Allah kelamı olduğu konusunda şüpheye düşürecek pek çok vehim dile getirilmektedir.

Kur’an’ı, Hz. Peygamber sav’in büyük bir deha eseri olarak da tanıtan aynı kitapta (s. 198), Hz. Peygamber sav’in, davasında başarı için putlara tapma eğiliminde olduğu (s.143), müşriklerden elde ettiği dünyevi menfaatler karşılığında onların ilahlarını bir bakıma tanıdığı (s.139),  Lat ve Menat’ın semavi varlıklar olduğu ve bunun İslamiyet’e aykırı olmadığı (s.139), Lat, Menat ve Uzza’yı Allah’tan daha düşük seviyede kutsal varlıklar olarak kabul ettiği (s.138), Garânîk (şeytan ayetleri) ni Kur’an’ın bir parçası olarak bir kere okuduğu (s.136), Lat ve Menat’ın tali derecede semavi varlıklar olduğuna itiraz edilemeyeceği(s.139), tevhidi bildiren Zariyat Suresi’nin 51/51 ayetinin sonradan eklendiği, Kur’an’ın genel olarak hadislerdeki tarihi malzemeden çıkartılan resmi doğrular gibi olduğu (s.169), saçmalıklarına yer verilmekte ve bu bilgiler, mütercim veya yayıncı tarafından kesinlikle tenkit edilmemektedir.

Kuramer’in bastığı kitaptan örnek olarak verilen bu iddia ve şüpheler, Hz. Peygamber Efendimiz’in peygamberlik sıfatlarına ve Cebrail as’ın Allah’tan aldığı vahyi açık ve net bir şekilde ona ilettiğine şüphe ve gölge düşürecek, İslam itikadına aykırı batıl iddialardır.

Frankfurt İslam İlahiyatı Bölümü

Diyanet’in tepki çeken önemli faaliyetlerinden biri de, başlangıçta Diyanet iş birliği ile Ömer Özsoy idaresinde kurulan Goethe Ünv. Frankfurt İlahiyat Bölümü faaliyetleridir. Bu faaliyetlerden biri, 2008’de düzenlenen sempozyumdur. Konu ile ilgili olarak medyada yer alan haberlerde, zamanın Dış İlişkilerden Sorumlu DİB Bşk. Yardımcısı Mehmet Görmez’in  de aralarında bulunduğu Yasin Aktay, Mustafa Öztürk, İlhami Güler ve Burhanettin Tatar’dan oluşan bir heyetin katılımıyla, 05-07 Haziran 2008 tarihleri arasında Frankfurt’ta, “İslam’ın Manevi Mirası: Günümüzde Kuran” konulu bir sempozyum tertiplendiği, bu sempozyumun, Ömer Özsoy’un görevlendirildiği Goethe Üniversitesi “İslam Dini Vakıf Profesörlüğü ve İslam Araştırmalarını Teşvik Topluluğu (GEFIS)” üzerinden yürütüldüğü, sempozyuma, İsrail’den, ve Avrupa’nın muhtelif yerlerinden ünlü oryantalistlerin katıldığı, bilgilerine yer verilmiştir. Medya kaynaklarına göre sempozyumda, “Kuran’ın onda birinin geçerli olduğu, geri kalanının ise tarihsel olduğu, Kur’an’ın ebediyen geçerli olmadığı ve evrensel olmadığı, Kur’an’ın ilk asırda yazılı metin olmadığı ve Kur’an’ın, Süryani-Hıristiyan unsurlarla dokunmuş olduğu” temalarına yer verilmiştir. Medyadaki haberlerde, Mehmet Görmez’in, sempozyum açılış konuşmasını yaptığı da belirtilmektedir. (Bkz.http://tr.qantara.de/webcom/show_article.php/_c-674/_nr-226/i.html; http://en.qantara.de/Koran-Studies-under-Scrutiny/8085c8154i1p164/index.html; http://tr.qantara.de/webcom/show_article.php?wc_c=674&wc_id=94; http://www.uni-frankfurt.de/fb/fb09/islam/forschung/symposien/symposium2008.html; http://www.timeturk.com/tr/2008/07/22/cizvit-papazi-korner-den-tarihselcilere-elestiri.html#.VRH2HE05lfw; http://www.islamvehayat.com/yazdir.php?haber_id=1673; http://www.timeturk.com/tr/2008/07/22/cizvit-papazi-korner-den-tarihselcilere-elestiri.html#.VRH2HE05lfw; http://www.hanifdostlar.net/forum_posts.asp?TID=5808.http://www.tumgazeteler.com/?a=3925522; http://tr.qantara.de/webcom/show_article.php/_c-678/_nr-14/i.html; https://ebubekirsifil.com/hangi-diyanet/; http://www.evangelisch.de/inhalte/101383/27-08-2010/frankfurter-islam-studien-betonen-die-theologie; http://www.evangelisch.de/themen/religion/frankfurter-islam-studien-betonen-die-theologie22277; Milli Gazete, 10 Nisan, 2010; http://www.tumgazeteler.com/?a=3925522).

Gerek Ömer Özsoy’un kendisi tarafından yabancı basına verilen röportajda, gerekse Yasin Aktay’ın 16.06.2008 tarihli Yeni Şafak’taki yazısında, Frankfurt Goethe Üniversitesi’nde Prof. Ömer Özsoy başkanlığındaki İslam Kürsüsü’nün, 2003 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı ile iş birliği içinde kurulduğu belirtilmektedir. (Bkz. http://www.yenisafak.com/yazarlar/yasinaktay/almanyada-islam-ve-oryantalizmin-etkileimi-11433; (http://www.evangelisch.de/inhalte/101383/27-08-2010/frankfurter-islam-studien-betonen-die-theologie).

DİB Başkanı Ali Bardakoğlu’nun, 27.02.2008 tarihinde Anadolu Ajansı’na yaptığı basın açıklamasında da aynı hususa temas edilmiştir. Bu basın açıklaması, Diyanet sitesinde de 28.02.2008 tarihinde yayınlanmıştır.

Basında yayınlanan Ömer Özsoy ve Diyanet ilişkisine dair eleştirilerden sonra, yukarıda kaynak olarak gösterilen bazı linklerin silindiği gözlemlenmiştir. Ancak konu ile ilgili çok sayıda medya haberi tarafımızca önceden kopyalanmış ve dökümü alınmıştır. Bu haberler doğru mudur, bilemiyoruz. Ancak bu konuda bir töhmet varsa, ilgililerin bir açıklama yapmalarının faydalı olacağı düşüncesindeyiz.

SONUÇ:

Diyanetteki bu denli vahim durum karşısında “ulema”, daha ne kadar susacaktır acaba? Alimler Birliği kuruluşlarımız ne iş görüyordur, merak ediyoruz doğrusu?! Sünneti çoktan hallettiler(!), artık Diyanet’in yan kuruluşlarında Kur’an’ın Allah kelamı olup olmadığı, Allah kelamı olsa bile kaynak değerinin olup olamadığı tartışılmaktadır.

16 Nisan referandumundan sonra kamuoyu artık, Hükümetimiz tarafından da gerekli adımların atılmasını beklemektedir. Bunun zamanı çoktan gelmiş ve geçmektedir bile…Unutmayalım ki Fetöcülüğün fikri temellerine de inilmeden, fiziki takip ve tecziyelerle bu işin üstesinden gelinemez. Bu sözlerimizden, fikir ve çalışmalarını eleştirdiğimiz Diyanet yöneticilerini “Fetöcülük”le itham ettiğim anlaşılmasın! Sadece şunu söyleyebiliriz: “Diyanet’te ileri boyutta, “Dinler Arası Diyalog” ve “ılımlı İslam” olarak değerlendirebilecek faaliyetler mevcuttur, fikirlerini eleştirdiğimiz Diyanet yöneticilerinin düşünceleri de, yazılarından anladığımız kadarıyla bu zemine uygundur. Niyetlerini ise bilemeyiz.”

Şu da bir vakıadır ki, Diyanet yönetiminin bu türden fikir ve tutumları; Diyanet ve Diyanet’le doğrudan ilintisi olan TDV, TDV/29 Mayıs Ünv/ Kuramer, Frankfurt İslam İlahiyatı Bölümü yayın ve faaliyetlerine fazlasıyla yansımıştır.  Diyanet’in bu yapısının, Türkiye’mizde bulunan sivil toplum örgütü ve şahısların İslam itikadına aykırı faaliyet ve söylemlerine de manevi destek ve motivasyon olduğu kanaatindeyiz. Bu yüzden, zararlı addedilen dini anlayışa sahip ilahiyatçıların, Diyanet’te yönetici olmaları kamuoyunu ve bizi yakından ilgilendirmektedir. Yoksa kendi zaviyesinde özel fikirlere sahip olan kimseleri, topluma zararları olmadığı sürece eleştiri konusu yapmayız.

Diyanet ve etkin yöneticilerine ait bütün ve görüş ve faaliyetler, bu yazıda yer almamaktadır. Bu yazıda bulunanlar, sadece Kur’an ve Sünnet’in hücciyyetine aykırı fikir ve faaliyetlerden bir demetten ibarettir. Örneğin; Görmez’in, dinde Rönesans talebi, ehli kitap erkeklerle Müslüman hanımların evlenebileceği, hayızlı kadınların namaz kılabileceği ve oruç tutabileceği, başörtüsünün taabbudi, yani bağlayıcı dini emir olmaktan ziyade, hükmü değişen ahlaki (müstehaplık bildiren) bir hüküm olduğu gibi görüşlerine; ayrıca Diyanet ve TDV’nin sakıncalı sayılacak diğer yayın ve faaliyetlerine burada temas edilmemiştir.

Selam ve Dua ile Allah’a emanet olunuz!

13.05.2017

Dr. Ahmet GELİŞGEN

Evlenmek için şu şekilde dua edilmesi tavsiye edilmiştir

Evlenmek için şu şekilde dua edilmesi tavsiye edilmiştir:

*“El-Latif, sen kainatta gizli ve açık her şeyi bilensin. Sen her türlü nazardan gizli iken hiçbir şey senin kudretinden gizli değildir. Şüphesiz sen içimizden geçirdiklerimizi de bilirsin. Niyetimin akibetini de benden iyi bilirsin.Hakkımda hayırlı bir eş bana nasip kıl ya Rabbim”

*Mehmet TALU hocamız tarafından tavsiye edilmiştir. Evlenmek isteyen kişi kendisini helal dairesinden çıkarmayacak, kendisi için hayırlı olacak bir eş niyetiyle şu şekilde dua edebilir.

Bir gün 450 defa “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm” diğer gün 450 defa “Hasbunallâhu ve ni’mel vekîl” bu şekilde bıkıp usanmadan devam etmelidir.

*313 Fatiha-ı Şerif okunmalıdır.

*Evlilik de bir hacettir o nedenle evlenmek için hacet namazı kılınması tavsiye edilmiştir.

*Ey Allah’ım her şeye gücü yeten, her şeyi taktir eden sensin. Benim hiç bir şeye gücüm yetmez. Sen bilirsin ama ben bilmem. Gizli olanı en iyi sen bilirsin, ben bilmem. Eğer evlenmem dinim, dünyam ve ahiretim için hayırlıysa bana evlilik yapmam için hayırlı bir eş nasip et.

!Rabbimiz c.c Yaptığımız yapacağımız bütün duaları Fazl-u Kerem’i kabul etsin. Bütün evlenmek isteyip de henüz nasibi karşısına gelmemiş olan kardeşlerimize hayırlı evlilikler nasip etsin.

AMİN

İBRETLİK BİR ANEKDOT ALLAH (Celle celaluhu )NA SAVAŞ AÇANLAR HİÇBİR ZAMAN KAZANAMADİLAR. İBRETLİK BİR ÖLÜM ŞEKLİ. KİM KİMİ GÖMÜYOR?

İBRETLİK BİR ANEKDOT

ALLAH (Celle celaluhu )NA SAVAŞ AÇANLAR HİÇBİR ZAMAN KAZANAMADİLAR. İBRETLİK BİR ÖLÜM ŞEKLİ. KİM KİMİ GÖMÜYOR?

Ankarada meşhur (!) Necati Bey Caddesi vardır. Bu caddeye adı verilen şahsiyet. Tarih 1928.

“ESKI HARFLERLE BIRLIKTE KUR’ANI TARIHE GÖMDÜK” sözünün kahramanı (!) zamanın maarif (milli egitim) bakanı Bay Necati.

Konyanın tek gazetesi olan BABALIK GAZETESİ başyazarı Onkoloji doktoru Rahmetli Haluk Nurbaki’nin bir yazısına birlikte göz atalım.

“Mustafa Necati Konyaya gelmiş ve latin harflerinin üstünlügünü(!) anlatmak üzere konferans düzenlenmiş ve şehrin her yanına asılan ilanlarda:

“Eski harflerle birlikte Kur’anı tarihe gömdük” yazıyor ve konferansın ertesi gün saat 10:00’da verileceği belirtiliyordu.

Akşam bir ziyafet verildi. Yemekten sonra Bay Necati ani bir apandist krizine yakalandi. Hemen hastaneye kaldırılıp ameliyat edildi. Gösterilen itinayı anlatmaya lüzum yok, bütün hastane, hatta Konya ayaktaydi. Bay Necati kurtulmuş fakat ne çare ki haddini aşmış KUR’ANa dil uzatmısti.

Gece yarısı imkansiz denecek bir şey oldu. Bay Necati’nin yatağı yan demirinden kırıldı ve hasta yere düştü. Ameliyat yeri patladı. Ertesi gün saat 10:00’da, konferansın

yapılacağı saatte öldü.

Evet KUR’ANI tarihe gömmek isteyenler tarihin en kokuşmuş sayfalarina gömüldüler…

Tarih boyunca Allah ile savaşa kalkışanların akibeti hep böyle rezil, rüsva, zelil, hakir ve ibretlik olmuştur…!

AHMET TAŞGETİREN İTİRAF EDİYOR / Dava adamlığıyla başlayan ve hüsranla biten bir ömür… İLGİLİSİNE…. !

AHMET TAŞGETİREN İTİRAF EDİYOR

Dava adamlığıyla başlayan ve hüsranla biten bir ömür…

İLGİLİSİNE…. !

Uzun bir nöbetti bizimkisi… Ümmetin umudu olmak için çıkılan uzun ve zorlu bir yolculuğun nöbeti… Şehir şehir, mahalle mahalle, ev ev tutulacak bir nöbet…

Kimimiz terk etti tepeyi, ganimetlerin peşinden koşup gittik. Ne zafere ulaşabildik, ne de ganimet toplayabildik… Ne evlerimizi koruyabildik, ne şehirlerimizi, ne de nesillerimizi… Tüm tepeleri kaybettik…

Kimimiz karaya çıkınca Allah’ı unuttu… Ne gemide verdiğimiz sözü tutabildik ne de karada adam gibi durabildik… Kimimiz bahçe sahiplerinin imtihanına tutuldu… Kimse görmeden toplayacaktık mahsulümüzü. Büyük bir musibete duçar olduk. Ne mahsul toplayabildik, ne de kimse gördü bizi… Her şeyimizi kaybettik…

Kimimiz amansız bir “vehn” hastalığına yakalandı bu yolda… Dünya sevgisi ve ölüm korkusu kapladı yüreklerimizi. Yürürken mal, makam, şan, şöhret, güç, kuvvet ne varsa topladık yoldan. AVM’lerin, lüks İslami otellerin, milyarlık iftar sofralarının pençesinde tükenip gittik… Dünya selinin önünde sürüklenen çer çöp gibi olduk… Allah düşmanımızın kalbinden söküp aldı korkumuzu… Dünyalık kazanımlarımızı kaybetmeme adına, ahiretimizi kaybettik…

Kimimiz Tâlut ordusunun imtihan edildiği nehirle imtihan edildi yolda… Bir avuç içmemiz gereken nehirden kana kana, tıksıra tıksıra içtik… Ne sabit kalabildi ayaklarımız, ne de gökten sabır yağdı üzerimize… Dizlerimizin bağı çözüldü… Bizim bu zalimlerle, bu kalabalıklarla başa çıkacak takatimiz yok, biz bu medeniyet karşısında yenildik demekten başka bir şey gelmedi elimizden… İzzetimizi kaybettik… Onurumuzu kaybettik…

Kimimiz Samiri’lerle karşılaştı yolda… Buzağıların peşine takılıp gittik… Sahte böğürtülerin, göz kamaştıran parıltıların büyüsüyle yoldan çıktık. Yola çıktıklarımızı, yolda bulduklarımızla değiştirdik. Düşmanlarımızı yakın, dostlarımızı uzak tuttuk. Yakınlaşan düşman dost olmadı amma uzaklaşan dostlarımızı düşman ettik sonunda… Kardeşliğimizi kaybettik…

Kimimiz Züleyha’lara rastladı yolda… Nefsimizin ardına düşüp gittik. Ne Yusuf olabildik ne de ben Allah’tan korkarım dedik… Zindanlar bize göre değildi, yırtılmasına bile fırsat vermeden çıkarıp attık gömleklerimizi… Apart dairelerin tek odalarında, gizli nikahlarla ve sonu gelmez yalanlarla tükenip gittik… Ahirete bir şey bırakmadan ne varsa yaşadık bu dünyada… İffetimizi kaybettik…

Kimimiz Salebe’lere katıldı yolda… Dava için çıktığımız yolda davarların peşine takılıp gittik. Vadi dolusu mallar doyurmadı gözümüzü… Tırnaklarımızla kazanmıştık her şeyi… Allah’ın verdiğini itinayla esirgedik onun yolundan… Daha çok biriktirdik, biriktirmekten vakit bulamadık dağıtmaya, her şeyi anladığımız zaman dağıttığımızı kabul edecek kimse kalmamıştı yanımızda… Şuurumuzu kaybettik…

Kimimiz Kuzman’lara dönüştü yolda… Nice Uhud’lar gördük amma, desinler, görsünler, bilsinler, sevsinler, övsünler diye savaştık… Reklamcılık kapladı tüm benliğimizi… Şan ve şöhretin ardında eriyip gittik… Canımız dâhil her şeyimizi verdik ancak ne şehit olabildik sonunda, ne de kimse övdü bizi… İhlâsımızı kaybettik…

Allah’ın rızasından başka kaybedecek bir şeyi olmayanlardık yolun başında… Şimdi ellerimizde kaybetmekten korkacağımız çok şey var amma her şeyimiz olan “o bir şeyi” kaybettik sonunda…

/Ahmet TAŞGETİREN/